31 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yıl Özel Programı

Bu sene yeni yıl programı yapmadık, haliyle Arda biraz mutsuz oldu. Arkadaşlarıyla beraber olacağı bir yeni yıl hayal etmişti halbuki. Ona kalsa evimizde çılgın bir parti yapmalıyız. Çılgın partiden anladığı şu; Cipsler, patlamış mısırlar, çikolatalar, şekerler, kuru yemişler, meyve suları yani bir dolu abur cuburla yüksek sesli bir müzik ve dans. Ha bir de ışıklar hafif karartılmış olacak. Parti bebesi yetişiyor sanırım bizim evde. Biz de çok parti seven insanlar olsak anlayacağım. Ben de bugünün özel bir gün olduğunu yansıtabilelim diye uğraşıyorum, 1 haftadır inanılmaz bir işkenceyle hediyelerini ağacın altında bekletip, açtırmadım. Çıldırma noktasında artık kendisi. Sabah uyandığında
_''N'olur anne, açayım artık, bak yıl başı günü geldi.'' dese de izin vermedim. Akşamı bekleyecek şansı yok.
Gel gelelim bizim yeni yıl özel programımıza:
  • Akşam için hazırlanmış güzel bir yemek masası
  • Güzel müziklerin çaldığı bir müzik kanalı
  • Tabakta cips, mısır, ıvır kıvırlar
  • Yemek sonrası hediye açma merasimi
  • Çılgınca danslar topluluğu (Arda&Duru&Umut)
  • Piyango bilet takibi(Hayallerimiz var, bildiğiniz gibi diil)
  • Azıcık Tombala, birazcık Bil Bakalım Kim? ve zaman kalırsa bir kaç kutu oyunu daha
  • Çocuklar yatar
  • Anne ve baba zamanı(00:00 'a  inşaallah )
Eveet işte bizim çılgın program budur.
Hepimize istediklerimizin olduğu, harika bir yıl diliyorum.
2011 sevgi yılı olsun.
Yeni yılda sizleri de unutmadık sevgili dostlar, Yeni Yıl şarkımızı dinleyin!! Karşınızdaaa Orhan's Band!!

Bir dolap kitap

Onlarla tanışalı çok olmadı, hergün sayfalarında geziniyorum. O kadar güzel bir iş yapıyorlar ki, hafiften bir kıskançlık yaratmadı değil...
Yıldıray ve Banu, okudukları çocuk kitaplarını bu sitede tanıtıyorlar, kişisel eleştirilerini yapıyorlar. Bana çok güzel bir kaynak oldu. Kitap zevklerimizin tuttuğunu düşünüyorum. Sonuç olarak çok güzel bir site ve ben satırlarının arasında gezinmekten çok mutluyum.
Bir liste hazırladım. Arda'yla kitapçıya gidip listedeki kitapları tek tek inceledik. Zogi, Abur cubur peşinde, Herkes Özgür Doğar, Felaket Henry kitaplarını aldık, eve geldik. Arda, abur cubur kısmını pek bi merak etti, yatmadan önce iki ölçek verdim kendisine. Mışıl mışıl uyudu.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Seneler sonra yazdım , rahatladım

Geçenlerde okuduğum bir yazı beni bir kaç sene öncesine götürdü. O zamanlar bu paylaşım siteleri falan yoktu, bir iki tane bebek sitesi vardı, oralardan bir şeyler öğrenir, yeni insanlar tanırdım. Şimdi artık internetle yatıp, internetle kalkıyoruz. Hayatımızı Facebook ve Twitter'la yaşıyor gibiyiz. Şöyle bir bakıyorum da annelerin olduğu platformlar o kadar kalabalık ki, arkadaşlıklar, dostluklar kurulmuş. Sosyalleşilmiş, sadece internetle kalmamış dışarıda organizasyonlar düzenlenmeye başlanmış. Yılbaşı hediye çekilişi yapıyor artık anneler. Birbirlerine güzel hediyeler gönderiyorlar, korkmuyorlar yani adres verirken. Güveniyorlar karşılarındaki insanlara. E tabi aylarca internet ortamında konuşmuşlukları, paylaştıkları şeyler var. Yakınlarındaki insanlara anlatamadıklarını anlattılar belki bilgisayarın diğer ucundakine. O nedenle güveniyor ve bir sakınca görmüyor adres paylaşmaktan.
Hani başlarken demiştim ya okuduğum bir yazı beni bir kaç sene öncesine götürdü diye, hah işte onu anlatayım şimdi.
Sene 2006. Dediğim gibi o zamanlar çok paylaşım yok , tek tük bebek sitesi. O sitelerden biri, (hala yayındadır ve ben hala aktif üyesiyim) Bir yazışma grubumuz vardı, ben yeni doğum yaptığım zaman her gün mutlaka girer ne var ne yok bakardım. Soruları cevaplar, sorular sorardım. Güzel bir arkadaşlık ortamı oluşmuştu. O zaman arkadaş olarak Facebook'ta eklemiyorduk da, Msn'e ekleyip oradan sohbete devam ediyorduk. Bir arkadaşım benden birkaç ay sonra doğum yaptı, bu süreçte hergün mutlaka sohbet ettik, birbirimizin resimlerini falan gördük. Ben çok sevdim onu. Birgün sohbet ederken dedim ki ;
_''Bebeğin için bir hediye yollamak istiyorum, bana adresini verir misin?''
_''.........................''
_''Orada mısın?''
_''.........................''
Sonra karşıma bir otomatik mesaj çıktı.
Bu otomatik mesajdır, bu kişi meşgul olduğu için cevap verememektedir. vs. vs.
Çok şaşırmıştım, önce bir anlam veremedim. Sanırım işleri yoğun bir anda sohbeti bırakmak zorunda kaldı dedim kendi kendime. Meğer ne kadar yanılmışım. Aslında kız beni listesinden de hayatından da çıkarıvermiş o an. Adresini istedim diye ürktü mü ne oldu? Gidip onu yiyeceğimden falan korktu sanırım.
Bu beni çok üzdü , ben ona değer vermiştim, bütün iyi niyetimle bebeğine bir hediye yollamak istemiştim.
Sonuç ; iyi niyet bir işe yaramadı, güven olmayınca ne beklersiniz ki? İsmini hala hatırlıyorum. Aynı zamanda beni anlayamadığı, çok yüzeysel kaldığı, güven duyamadığı için de ona sinir oluyorum. Amaaan hadi affettim seni Handenur. Bu konu içime oturmuş demek ki. Kaç sene sonra çıkarttım rahatladım. Vesile olandan Allah razı olsun :)

28 Aralık 2010 Salı

Minik bir tırtıl

Bir varmış bir yokmuuş. Çook uzak ülkelerin birinde, çok tatlı, çok akıllı, çok da minik bir tırtıl varmıış... Annesi, babası ve abisiyle sıcacık , huzurlu bir evde yaşarmış. Doğduğu zaman herkes çok heyecanlanmış, abisi onu merakla seyretmiş. Önce
_''Bu nasıl bir şey buruş buruş''demiş. Neden kırmızı göründüğünü anlamaya çalışmış. Bu minik tırtılın sürekli evlerinde kalıp kalmayacağını merak etmiş.
Gel zaman git zaman minik tırtıl büyümeye, büyüdükçe de çevresini farketmeye başlamıış. Herkes ona sevgi ve ilgiyle bakıyormuş. Bu çok hoşuna gidiyormuş minik tırtılın. Abisi bazen, seviyorum diyerek, sağını solunu çekiştiriyormuş ama tırtıl, minik ve hiç bir şeyi anlamıyor ya sadece gülüyormuş. Abisi şaşırıyormuş içten içe.
_''Ben sıkıştırıyorum o gülüyo , alla allaa!..''
Minik tırtılın aslında bir tırtıl olduğunu kimse farketmemiş, çünkü hep yerinde duruyormuş ilk zamanlar. Kucağa alındığı zaman çevresini ilgiyle takip ediyor, renkli objelere uzanmaya çalışıyormuş.
Bir gün çok değişik bir şey olmuş. Annesi tırtılı yere koyduğu zaman , minik tırtıl ileri doğru bir hamle yapmış. Annesi ;
_'' Yaşasıın, emekleme  hazırlıkları başladı'' demiş.
Her gün bir önceki günden daha ileri gitmeye başlamış. Daha önceden gözüne kestirdiği şeylerin yanına yaklaşmak için sabırsızlanıyormuş.
Minik tırtıl doğalı 9 ay olmuş. Artık ona yetişebilmek zorlaşmış. Onu yere koyup arkalarını döndüklerinde artık yerinde olmuyormuş. Pııırtt gözden kayboluveriyormuuş. 
Yere konulduğu zaman ilk iş koridora gitmekmiş, orada ayna varmış, karşısına geçip kendine bakmaya bayılıyormuş.

_'' Sen nereye gidiyorsun bakayım!?'' deyince, basıyormuş gaza, hızı 2 katına çıkarıyormuş. Çok komik oluyormuş böyle zamanlarda. Kaçmaya çalışırken ki hali görülmeye değermiş . Popo bir sağa bir sola pıtır pıtır.
Bu minik tırtıl aynı zamanda yerde bulduğu her şeyin tadına bakmayı severmiş; terlik, çorap, bez, yastık, oyuncak parçası, halı saçağı... ne varsa bir tadına bakarmış. Beğendiklerini bırakmak da istemezmiş doğrusu.
Annesi abisine oyuncak parçalarını yerlerde bırakmamasını tembih edermiş çünkü minik tırtıl çok meraklıymış o parçaları yutma tehlikesi varmış. Çok dikkat edilmesi gerekmiş.
İçine top atılınca müzik çalan oyuncağıyla oynamak en büyük zevklerinden biriymiş. Delikten topu geçirince çok heyecanlanıyormuş. Müzik çalınca poposunu sağa sola oynatarak dans etmeye çalışıyormuş. Attığı topu da takip edebiliyormuş. Attığı delikten geri alıp tekrar tekrar aynı oyunu oynuyormuş.

Havalar güzel olduğu zaman, annesi onu pusetine koyarmış, beraber evlerinin yakınlarında gezintiye çıkarlarmış. Tırtılın bu dakikalarda hiç sesi çıkmazmış. Kocaman gözleriyle etrafını izlermiş. Her gördüğü şeyi uzun uzun izlemek istermiş, bu aralar en  büyük merakı kargalarmış. Yerde yürüyen kargaları dikkatle incelerken , uçtuklarını görünce  şaşırıyormuş.
Pusetle, kurumuş yaprakların üstünden geçerken çıkan ''çıtır çıtır'' sesler ona çok ilginç geliyormuş.
Minik tırtıl, çevresinde başka minik tırtıllar görünce de çok mutlu olurmuş. Geçen gün başka bir minik tırtılla yanyana otururken, tırtıl arkadaş ona koparttığı ekmekten bir parça uzatmış, bizim minik tırtıl ağzını kocaman açmış ve ekmeği hapur hupur yemiş. Tırtıl arkadaşın da hoşuna gitmiş. O ekmek vermiş , minik tırtıl yemiş. Biri vermiş , biri yemiş. 
Hayat minik tırtıl için tam bir eğlenceymiş. Her gün yeni bir şeyleri keşfederek büyüyormuuş. Kimbilir bu minik tırtıl  daha neler neler yaşayacakmııış.
Gökten üç elma düşmüş, biri sana, biri bana biri de minik tırtılın başınaaa...

Not: Bu masal, minik tırtıl Duru'ya ithaf edilmiştir.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Kınalı kuzum

Canımın içi oğlum, nasıl da büyüdü. Artık herşeye verecek bir cevabı var. Her konuda bir fikri var. Bazen bir konuda bizim aklımıza gelmeyen fikirleri ortaya atıyor , şaşırtıyor bizi. Kendi çocukluğumu düşünüyorum, çok saf mı desem  ne desem , ben onun gibi değildim. Birisi bir soru sorsa , ''ne diyeceğim şimdi ben'' diye bakabilirdim insanların suratına. Şimdi çocuklar birşeyler sorunca biz bakıyoruz aynı şekilde.Günümüz çocukları erken olgunlaşıyor, herşeyin farkındalar. Sohbetleri farklı, ilgi alanları farklı...
Bugün eski video görüntülerini izledik birlikte. Durdu durdu, biraz üzgün bir ifadeyle;
_' Anne , ben eskiden daha tatlıymışım .'
_'Neden öyle dedin oğlum? Sen şimdi de çok tatlısın hatta eskisinden bile çok tatlısın, yakışıklısın.' dedim.
Pek tatmin olmuş gibi görünmedi. Acaba biz seyrederken videodaki Arda'ya fazla ilgi gösterdik,
_'Ooyy, agucuk , gugucuk...' dedik, onu mu kıskandı? Belki hala ona da agucuk yapmamızı istiyordur.
Artık sıkıştırmaya da gelmiyor ki. Kaçıveriyor yapmak isteyince.
Okullarında yılbaşı etkinliği vardı, sabah gömleğini ve kravatını sevinçle giydi, aynada kendisini adamlar gibi şöyle bir süzdü. Hazırdı. Ailecek okulun yolunu tuttuk. Öğretmenine teslim ettik bay tatlı kravatı. Sonra onların gösterisini seyredeceğimiz yere gittik. 15-20 dakika sonra geldiler, sıra sıra önümüzden geçerken , 6 senelik hayatı geçti gözümün önünden. Bir kaç saniyede doğurdum, emzirdim, salladım, avuttum, yedirdim , giydirdim oğlumu gözlerimle...
Geçtiler sahneye, başladılar hep bir ağızdan şarkılar söylemeye. Çok güzeldi, hepsi ana kuzusu, baba kuzusu, anneanne, babaanne, dede kuzusu... Bütün çocuklar analarının en güzeli , en yakışıklısıydı. Herkes kendi çocuğu neredeyse onu bulup gözleriyle sadece onu takip etti, o an sadece çocukları vardı. Ben de bunu yaşadım. O kalabalıkta en parlayan sanki benimkiydi.
Hayatın hep güzel olsun oğlum!
Şimdi bu satırları yazarken Sezen Aksu'nun ''Kınalı Kuzum'' şarkısı geldi aklıma. Oğlumun daha daha büyüdüğü zamanları düşündüm, gözlerim doldu...Kınalı kuzum büyüdün de adam mı oldun?..

24 Aralık 2010 Cuma

Beni koşulsuzca sevin!

Bugün televizyonda kanallar arasında gezerken, çizgi karakter bir çocuğun konuşması dikkatimi çekti. Ne anlatıyordu bu çizgi çocuk?
_'Ben otizmi olan bir çocuğum, otistik değilim! Siz düşünceleri, duyguları, yetenekleri olan bir birey misiniz? Yoksa sadece , şişman, gözlüklü ya da sakar bir kişi mi?'  diyordu.

Otizmi olan çocukların duyusal algıları bozuk oluyormuş , bize sıradan gelen sesler, hareketler onları aşırı derecede rahatsız edebilirmiş. En ufacık bir anons sesi bile onların aşırı reaksiyon vermesine sebep olabilirmiş. Koku, ses, dokunuş vs. birçok şeyle başa çıkmaları oldukça zor olabiliyormuş. Sosyalleşmeleri de bir o kadar güç oluyormuş bu çocukların, aslında istemediklerinden değil, nasıl yapacaklarını bilemediklerindenmiş. Çizgi çocuk diyorki , çocukların arasına nasıl girebileceğimi bilemem ama siz çocuklarınızı benimle arkadaşlık etmeleri için teşvik edebilirsiniz. Bazen böyle çocukları görmezden mi geliyoruz acaba? Bu reklam  filmini görmeseydim belki hiç ilgilenmeyecektim bile.
_'Benim ilgi alanlarımı keşfedin, o konuda beni yönlendirin belkide ileride bir Einstein ve ya Van Gogh olabilirim'
_'Öfke nöbetlerimin neden olduğunu  araştırın ' derken çizgi kahramanın ayakkabı bağının çözülmüş olduğunu görüyorum, aslında o an ağlayıp , fırtınalar koparmasının sebebi ayakkabısının bağının açık olması gibi bize çok basit gelebilen birşey olabilirmiş.
Asıl beni etkileyense şu oldu; OTİZM BENİM SEÇİMİM DEĞİL, BU DURUMU  BEN YAŞIYORUM, SİZ DEĞİL.

Evet bunu o çocuklar yaşıyor biz değil... Duyarlı olunmalı, onlara yardımcı olmak için birşeyler yapabilmeli.

 Tohum Otizm Vakfı'nın reklamına buradan ulaşabilirsiniz.

Atık piller nereye gider?

Günlük hayatımızda pilleri o kadar çok yerde kullanıyoruz ki, neredeyse bütün minik aletler pillerle çalışıyor. Özellikle müzikli çocuk oyuncakları en az 3 pille çalışıyor. Bu pillerin ömrü çok da uzun değil, bittiği zaman yenileriyle değiştiririz. Peki eski piller ne olur , çöpe mi atarsınız o pilleri? Çöpe giden pillerin hikayesini merak eder misiniz peki? Kısaca anlatayım; piller çöpe gittiği zaman çöp alanlarında yavaş yavaş bozulmaya başlarlar ve içlerindeki çoook zararlı maddeler toprağa karışır, sonra yer altı sularına ve sonra tekrar bize döner. Bu atıklar birçok ölümcül hastalığa sebep olabilirler.
Bu sebepledir ki atık pillerimizi çöpe değil pil toplama kutularına atmalıyız. Biz Arda'yla birlikte, çok uzun zamandır evde kullandığımız tükenmiş pilleri çevre yerlerde bulunan pil biriktirme kutularına atıyorduk. Araştırdım , bu kutular kimin? Nasıl temin edilir? öğrendim.  Bir kaç hafta önce de apartmanımız için bu kutulardan istedim ve bir kaç gün içinde gönderdiler. Bayram tatili için şehir dışına gitmiştik, döndüğümüzde kutunun içi birsürü pil doluydu, bu duruma  çok sevindim, demekki biri öncü olmalıymış bu işe.
Siz de merak ederseniz;http://www.tap.org.tr/ adresine bir göz atın. Buradan pil biriktime kutusu temin edebilir(ücretsiz), veya biriktirdiğiniz piller varsa arayıp, almalarını söyleyebilirsiniz.  Çevremizi zararlı maddelerden, atıklardan korumak bizim görevlerimizden biri olmalı. Çocuklarımıza da bu bilinci verebilmeliyiz.

Anne baba ve yanlış tutumlar çıkmazı

Çocuk yetiştirmede en çok problem olan şey anne babanın ortak kararlar veremeyip ayrı düşmeleri , hele ki bunu çocuğun yanında yapmak daha da beter. 
Doğru; çocuğun problemsiz, düşüncelerin rahatlıkla dile getirebildiği ve saygı duyulduğu bir ortamda, çocuğun da bir birey olduğunu kabul ederek  yaşamak...Hata ise; baba veya anne birşey dediğinde diğerinin dayanamayıp lafın ortasına atlaması... korumak ve ya değil, o an olan yanlış durumu ortadan kaldırma isteği, işlerin daha da yanlış yerlere gelmesine sebep olur. Belki ebeveynler çocuklarının kendini savunabileceğini unutuyor ve saygısızlığın bir çeşidini yapmış oluyorlar.
_''Bu çocuk beni takmıyor! Senden yüz buluyor!'' cümleleri ortaya çıktığı  zaman nasıl bir durumun içine doğru gidiliyor görmek üzücü. Ortak biryerlerde buluşmalı ama nasıl? Bu konuda çeşitli kitapları ve internetteki yazıları takip etmek mümkün. Çocuğun yanında farklı düşüncede bile olsanız belli etmeyin o yokken halledin yazıyor çoğunda. Tabi dayanabilene...o yokken kısmına gelebilmek ve sorunu halledebilmek. olması gereken.

Bir çocuğa 'adam gibi davran' derken ne demek ister insan aslında?. Bir çocuk 'adam gibi' nasıl olur?
Bir çocuğa bağırıp onu sindirmek , kendi doğrularını onun doğruları yapmaya çalışmak, kendi çocukluğunda yaptıklarını, yapabildiklerini çocuğuna yaptırmamak, sürekli olarak YAPMA kelimesini kullanmak... o çocuk için neler ifade eder? Bu kelime ve cümleler kullanıldığında çocuk neler hisseder? Nasıl davranır? Zaten YAPMA demek aslında YAP komutunu vermek olmuyor mu? Siz YAPMA dedikçe çocuk daha fazla daha fazla yapmıyor mu yapacağını?
Demem o ki; anne baba tutumu çocuk yetiştirmede başrol oynuyor, bir gün o çocuk ta büyüyecek ve bir aile içinde başrol oynamaya başlayacak. Daha fazla düşünmeli , daha iyiye doğru gitmeye azmetmeli...

22 Aralık 2010 Çarşamba

Emzirme Reformu Sobesi

Biraz önce Blogcu Anne'nin yazısını okudum Emzirme Reformu için yeni birşey yapmak için kolları sıvamışlar ve sorular oluşturmuşlar. Bizden bu soruları cevaplamamızı ve arkadaşlarımıza paslamamızı istemiş. Ben de hemen soruları cevaplamaya başlıyorum.


(1)  Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)
Ben %60-%70 diyordum. Ama yazının sonunda böyle dememiş. %1.3 demiş. Şaşırdım.
(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?
Ben şu an 6 yaşında olan oğlumu 5.5 ay emzirebilmiştim. Şu an 9 aylık kızım var onu hala emziriyorum , ne kadar emzirebilirsem ve o ne kadar isterse devam.
(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?
Çalışmıyorum
(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?
---
(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?
---
(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?
Sıkıntı yaşamıyorum, istediğim yerde emziriyorum.
(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?
İlk doğumumda almak isterdim. (Daha bilinçli olmak açısından)
(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?
İlk doğumda çok söylendi , sütüm mememden fışkırır gibi çıkarken bile ''bu çocuk doymuyor'' denildiği oldu ve ben buna çok taktım, formül mama verdim.
İkinci de kimseyi takmadım, 9 aydır problemsiz emziriyorum.
(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?
Evet. Emzirme Reformu bebeklerimiz için çok önemli, bir bebek anne sütünü yeterli derecede almalı ki bağışıklık sistemi güçlü olsun, sağlıklı olsun. Anne ile bebek arasındaki bağ kuvvetlensin. Anne sıcaklığını arayan bebek bu durumdan mahrum kalmamalı diye düşünüyorum. Bir bebek en az 6 ay anne sütünü doya doya almalı. Çalışmak zorunda olup bebeğini emziremeyen arkadaşlarım var, bazılarına süt sağmak için izin dahi verilmiyor.  Emzirme Reformu kesinlikle dikkate alınmalı.
(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için http://www.emzirmereformu.com/ adresindeki formu doldurmanız yeterli.
Yukarıdaki soruları yanıtladıktan sonra, veri takibi yapabilmek açısından yazınızın linkini bilgi@emzirmereformu.com adresine gönderiniz
Evet destekledim.

Siz de soruları cevaplayıp yukarıdaki linkler aracılığıyla Emzirme Reformu sayfasına ulaştırabilirsiniz.

Hastalık bayrak yarışı

Ne zamandır yazı yazamadım, her an aklımda ama vakit bulmak, bilgisayar başına geçmek benim için şu ara çok zor oluyor. Ardanın  şiddetli öksürük ve burun akıntısıyla başlattığı hastalık bayrağını Duru aldı. Arda'da ateş olmamıştı Duru'nun hastalığına ateş eşlik etti. 2-3 gün sürdü.Geçen hafta iki güne bir doktorumuzu ziyaret ettik. Bronşiyolit olmuş. Buharla ilaç tedavisiyle iyiye doğru bir gidiş var. Burun akıntısı kesildi şükür ama öksürük hala devam ediyor. İştah sıfır. Sadece anne sütü.
Doktorumuz, evin 22 dereceden sıcak olmaması gerektiğini üstüne basa basa söyledi. Eğer bunu yapmazsak daha çok ziyaret edermişiz onu.

-'Kalorifer petekleri kapalı olsun , evi sürekli havalandırın' diye tembih etti. Evin tüm peteklerini kapattım ama sıcaklık 24 dereceden aşağı inmiyor.
Çevremden soğan suyu, kara turp içine konulan bal formülü, ıhlamur karışımları tavsiyeleri aldım ama uyguladın mı diye sorarsanız uygulamadım. Akışına bıraktım herşeyi.
Bir de şu Pvc pencere sistemleri yok mu beni çok sinirlendiriyor. Sabaha kadar camlarda buhar oluyor, sabah bu manzarayı görünce de benim saçlarım diken diken. Eskiden ahşap çerçeveler vardı ve hava akımı olduğu için bu tür nem olayları olmazdı şimdi Pvc geldi herşey bozuldu. Sağlığı resmen tehdit ediyor. Neyse bir çözüm yolu varmış, araştırıyorum bakalım.


Sonuç olarak hastalıklar her kış olduğu gibi bu kış da bizimle birlikte hem de ikiye katlanmış olarak.
Çok iç karartıcı gördüm kendimi, hemen bir olumlama düşünmeliyim... :)

6 Aralık 2010 Pazartesi

Orhan Kardeşler

Çağdaş :
_'Bir çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk' demişti.
Bir anlam verememiştim, meğer öyle bir söz varmış. İki çocuk zor gerçekten de. İkisine de yeterli vakit ayırmak, ikisiyle de en güzel şekilde ilgilenmek isterken gün bitiyor. Duru bana çok bağımlı bir bebek, yanımdan ayrılmak istemiyor, odada onu yalnız bıraktığım anda çığlıkları basıyor. Arda'yla başbaşa birşeyler yapmak istiyorum, örneğin gece koyun koyuna yatmak...en basiti bu; ona sarılmak, göğsüme yatırmak, masal anlatmak, kitap okumak, sorularını sıkılmadan cevaplamak istiyorum. Onunla dışarı çıkıp, ne isterse yapmak, peşinden çocuklar gibi koşmak istiyorum. Buna onun da ihtiyacı var benim de.
Arda duygusal bir çocuk, merhametli birkere, sevecen... Onun kırılmasını , üzülmesini hiç istemiyorum. Kardeşini kıskanabilir, bunu açıkca bana zaten söylüyor;
_'Benimle de ilgilen, bana da sarıl, beni de koynunda uyut anne.' diyebiliyor. Onu o kadar iyi anlıyorum ki. Canım benim , güzel oğlum. Elimden geleni yapmaya çalışıyorum onun için.
 Çağdaş'a da çok iş düşüyor bu konuda benim eksikliğimi onun tamamlaması gerek, o da elinden geleni yapıyor. Arda babasını çok seviyor, onunla olmaktan çok mutlu, onunla özel birşeyler paylaşmak keyif veriyor. Onları oyun oynarken seyretmek hoşuma gidiyor benim de. Arda'nın mutluluğu gözlerinden okunuyor o vakitlerde...

Kardeş kıskançlığını en az zarar verecek şekilde atlatabilmek için neler yapabiliriz uzun uzun düşünüyorum.
Aklımda bu konuda birkaç şey oluştu:
  • Arda kardeşi hakkında kötü birşey söylemek istediğinde onu engellemeye, susturmaya çalışmamak.
  • Duygularını dile getirmesi konusunda ona destek olmak
  • Söylediklerine yorum katmadan onu anladığımızı belirtmek
  • İkisini de çok sevdiğimizi, ikisinin de bizim çocuklarımız olduğunu belirtmek ( O bizim ilk göz ağrımız bunu dile getirmekte bir sakınca görmüyorum)
  • Kardeşi oldu diye ona olan sevgimizde bir azalma olmadığını davranışlarımızla ve konuşmalarımızla belli etmek.
  • Kardeşine karşı kışkırtıcı davranışlarda bulunmamak.
  • (İleriki zamanlar için) ikisinin arasında bir problem olduğunda karışmamak, kendilerinin çözmesi konusunda telkinlerde bulunmak.
  • Onların da kendilerine ait özel alanları olduğunu , özel eşya ve oyuncakları olduğunu belirtmek, anlamalarını sağlamak
  • Arda'nın oyuncaklarına Duru'nun izinsiz dokunmasını , Duru'nun oyuncaklarına da Arda'nın izinsiz dokunmasını engellemek
  • İkisinin de farklı karakterlerde olduğunu kabul edip, zorlayıcı isteklerde bulunmamak, kızmamak, anlamaya çalışmak.

Bunları evimizde uygulamaya çalışıyoruz, belki daha iyisini de yapabiliriz, zamanla herşey çok daha iyi oturacak yerine. Herkes bu yeni duruma alışacak.
Ailemin fertleri , size sesleniyorum: Hepiniz benim için çok değerlisiniz, hepinizi çook seviyorum, kendimi de :)



3 Aralık 2010 Cuma

Anneyi emzik mi sandın kızım sen?

Duru , memede uyumaya fena alıştı, yemek yese de meme almadan uykuya geçmek istemiyor, böyle devam etmeli mi yoksa memesiz uyumaya mı alıştırmalı bilemiyorum. 2 gündür memesiz uyusun diye uğraşıyorum ama öyle ağlıyor ki dayanılır gibi değil, hep o galip:) savaş çıktı aramızda galiba galip falan.. O ne isterse o olsun diyeceğim sanırım... 15 yaşında da beni emecek değil ya sıpa. Bu günleri ararım elbet. Geçen akşam Çağdaş'la konuşuyoruz
'_Şaka maka Arda seneye okula başlıyor.' dedim ve gözlerim doldu. Bir an önce büyüsün isteyen ben değil miydim?! Al büyüdü işte ve hızla büyümeye devam ediyor. Bir an tekrar bebek olsa da o minik ayacıklarını öpsem dedim içimden. Canım benim yaa büyüyor adam olma yolunda...
Duru kızım benim; sen yavaş büyü tamam mı? tadını çıkaralım bebekliğinin.

Canımın parçası bu çocuklar...  Seviyorum onları hem de çooook