30 Mart 2012 Cuma

Duru kızım 2 yaşında!

Ailemize doğumuyla renk katan, bizi tamamlayan, 4 kişilik bir çekirdek aile olmamızı sağlayan minik prensesim 2 yaşında! Hayat ona tüm güzellikleriyle eşlik etsin.
Ben kızıma böyle kıyafetler alıp giydirmem derken dediğimin tam tersini yapıp ona şirin mi şirin bir tütü hazırlattım. Büyük konuşmamak gerekiyormuş. Tütü takımı Çokotütü'den. Teşekkürler Çokotütü :)
Pastamızı da Deniz Butik Pasta yaptı. Her zaman ki gibi muhteşem bir görünüm ve muhteşem bir tat. Ellerine sağlık canım benim :)
                                        Masamızdan bir ayrıntı...
 Kendi ellerimle yaptım, nasıl? :)
Fotoğraflar da bana ait efenim. Kurstan öğrendiklerimi uygulama fırsatı yakaladım az da olsa. Fena değil değil mi? :)

Hazır Duru'dan bahsetmişken tarihe not düşmek adına Duru hakkında bir kaç bilgi yazayım.
Duru artık çok güzel konuşuyor. 4-5 kelimeli cümleleri rahatlıkla kurabiliyor. Anne biraz daha süt koy. Burada kalalım, Abi dikkat araba gelicek gibi cümleler. Kendi derdini anlatıyor yani. Hep yanımda olmak istiyor, anne kız dayanışması... İyi anlaşıyoruz. Tuvalet çalışmalarımız sürüyor, çok başarılı olduğumuz söylenemez ama yaza kadar yolu var hedefimiz o.
Duru annesi gibi ayfon meraklısı çok güzel kullanıyor beni geçecek sanırım.
Abisine bayılıyor. Canım abiimm diye bir sarılışı var o zaman ikisini de yiyesim geliyor.
Henüz babacı değil bu halinden ben memnunum tabi ki. Papucum dama atılsın istemem.  


 

26 Mart 2012 Pazartesi

Eminönü'ne gitmek ya da gitmemek işte bütün mesele bu...

   Evde çocukları emanet edecek birileri olunca ne zamandır gitmeyi istediğim Eminönü yollarına düştüm bu sabah. Evden çıkıp oraya varmam 1 saat sürdü. Tramvaydan indiğimde önce ne yapsam diye düşünürken, fotoğraf makineme bir parça almam gerektiği aklıma geldi ve Sirkeci garının oradaki Hayyam Pasajına doğru yürüdüm. Bir dükkana girdim, istediğim şey vardı ama orjinal parça değildi, orjinalini nerede bulacağımı sordum tarif yardımıyla oraya gittim ama malesef yoktu. Orjinal parçayla neredeyse aynı fiyat olan parçaya o ücreti vermek istemediğimden elim boş bir şekilde Mısır çarşısına doğru yürüdüm. Ha önce amorti biletlerimi değiştirdim Nimet Abla'dan. Sanki orası para dağıtıyor da:)
    Duru'nun doğum günü yaklaşıyor, çok bir şey yapmayacağım desem de yine dayanamadım, , illa ki bir tema olacak her doğum gününde bu sefer ki de minnie mouse oldu. Pasta malzemelerini satan dükkanda dolaşırken kurabiye kalıplarını görünce aldım, onları alınca hadi dedim şu şeker hamurlarından da alayım ve bir deneyeyim bakalım. Sonra cupcake kağıtlarını gördüm bir iki de onlardan aldım. O , bu derken bir torba malzemeyle dükkandan çıktım.  Doğum günü süsleri satan dükkanlara girdim çıktım. İstediğim gibi bir şeye rastlamadım ne yazık ki.
   Eminönü esnafının çok büyük kısmı hiç sempati duymadığım tarz insanlar. Örneğin; şunu nereden bulabilirim diye bir şey sorduğumda -''bilmiyorum'' ya da - ''biraz arayacaksınız artık '' gibi ukalaca ve insanlıktan nasibini almamış şekilde tavırlar sergiliyorlar. Yine sağ olsunlar hala insan kalmış olanlarsa -''bak ablacım şurdan gir , şuraya sap işte orada var adı da bu'' diye yönlendiriyorlar. Bu iyi insanlardan birine ne kadar üzüldüğümü anlattığımda bana -''Şu çaprazımdaki dükkanı görüyor musun? Bazen ona benim dükkanı sorduklarını duyuyorum benim komşum olan esnaf bilmediğini söylüyor. Artık ben daha ne diyeyim. dedi. O vakit anladım üzülmemem gerektiğini. Sormayacaksın, gezeceksin, dizlerinin bağı çözülecek, ayaklarına kara sular inecek ama kendin yapacaksın işini, kendin aradığını bulacaksın. O kötüler de yaptığı kötülükle kalıp bereketsiz bir gün geçirecekler dükkanlarında. 
   O kadar gezmeye ayak mı dayanır, çok yoruldum çok da acıktım. Karnımı doyuracak bir lokanta buldum, yemeğimi yedim, çıktım. Elimde torbalarım, kalabalık İstanbul caddelerine daldım...

17 Mart 2012 Cumartesi

Hayat sen işaretlerle dolusun :))

Merhaba dostlar,
Canımın çok sıkkın olduğu zamanlarda sanki birileri bana 'sıkılma, hayat güzel' diyor. Bir yerlerden işaretler dıkşıın dıkşıın vuruyor beynime :)) Bu sabah da bunlardan biri oldu. Bir Dolap Kitap, hazırladığı e-dergide benim yaratıcı tabaklarımdan bahsetti. Beni mutlu etti, onlara sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
e-dergiye buradan ulaşabilirsiniz

Bir de hayatıma çok değişik şekilde girip kalbimde hakiki bir yere sahip olan Fotoğrafik Hatıralar, kurduğu Blogger Anneler blogunda benim ropörtajımı yayınladı. Bir günde iki mutluluk! ahh benden güzeli var mı bu sabah!! Ülkü'mm seni seviyorum. Hiiç eksik olma emi :)
Blogger annelere de buradan ulaşabilirsiniz :)

13 Mart 2012 Salı

Ailenizin Şipşakçısı geldii :)

      Çoook zamandır fotoğrafa merakım var, fotoğraflarım çekilsin diye değil de fotoğraflar çekeyim diye yani. 2 sene kadar önce doğum günümde kocacım bana bir fotoğraf makinesi aldı, o kadar istediğim şey elime geçince hevesim mi kalmadı nedir ilgilenmedim fazlaca. Hem ufaklık da doğmuştu, zamanımı fazlasıyla alıyordu, bir de abi vardı tabi, fotoğrafı ne zaman çekecektim... gibi bahaneleri nasıl da ardı ardına sıralıyorum.! Deli miyim neyim? Ya da evet evet maymun iştahlıyım :) Sakın yüzüme karşı söylemeyin, bozuşuruz. 
      Kız büyüyünce boş vakitlerim çoğaldı, internet ve haliyle sosyal paylaşım alanları hayatıma paldır küldür girdi, buna bir de ayfon eklenince internet kurdu gibi oldum, bir elim ev işlerinde bir elim ayfon'la oynaşta. Oh ne ala mualla :P Baktım herkes fotoğrafçı olmuş, çekiyor paylaşıyor millet ve de güzel şeyler ha öyle uyduruk değiller. Hem de bu fotoğraf çekenler çoluklu çocuklu anneler olunca, ben bir gaza geldim ki öyle böyle değil... Ayfon'la çektiklerim bana yetmemeye başladı. Bir gözüm çantasında mışıl mışıl yatan Canon 450 D'ye doğru kaymaya başladı, onun hakkında planlarım vardı artık. 
      Aklıma bir şey girmeye görsün ne yapar eder, araştırır bulurum. Gece, gündüz düşünürüm, takılırım yani (biraz takıntılıyım demiş miydim) Hemen kursları araştırdım, temel fotoğrafçılık eğitimi veren yerleri buldum, twitter'dan fotoğrafçı annelere danıştım en sonunda saatleri bana en çok uyan kursa yani İFSAK' a gitmeye karar verdim. Hemen aradım, bilgi aldım, dışarıya çıktığımız ilk fırsatta da gidip  kaydımı yaptırdım. Kocacım da bir şaşırdı, n'oluyo? nerden çıktı bu fotoğraf aşkı? E adam haklı, 2 senedir kuzu gibi yatıyor makine, açıldığında da otomatik modda şip şak. Kafaya koydum; dedim, geleceğin fotoğrafçısı duruyor karşında senin! :P Kadın! kadın! ne yapacağına bir karar versen! Dramacı mı olucan, şip şakçı mı? Hahaha ben de bilmiyorum ne olucam bana kalırsa bi mok olamıcam ama neyse, eğleniyoruz işte :)))
        Heyecanla başladım kursa. İlk gün inanılmaz afalladım, enstantane, diyafram, ölçekler, ışık vs. Ben kenardan kenardan uzaklaşayım dedim. İlk gün çoğu kişide bu durum olurmuş meğer... beni sakinleştirdiler, kurs sonunda bir çok şey öğrenmiş olacaksın dediler... peki dedim. Bu kurs yüzünden metrodan çıkarken okkalı bir tokat yemişliğim de var hani. ( Ne fotoğraf aşkıymış... peh!) 
             Çekim gezileri yaptık, herkes şakır şakır deklanşöre basarken ben onları izledim bir süre... Çektim olmadı, çektim olmadı, çektim yine olmadı. Ya enstantane olmadı, ya kompozisyon tutmadı. Bu işin öyle kolay olmadığı da anlaşıldı.... Her iş gibi bu da özen istiyor, zaman istiyor, çok çalışmak istiyor, çok okumak istiyor. Ama sevdim, yapabilirim. Fotoğrafın incelikleriyle ilgili kitaplarımı aldım bile. Kursta proje dönemimiz başladı 2 gün sonra toplantımız var herkes konusu ''yaşam'' olan 20 adet fotoğrafını götürecek. Ben mi? Vallahi de yağmur yağdı, rüzgar esti, Duru durmadı, Arda laf dinlemedi... N'apiim? N'apiim yani ben? İstiyorum çekmek bir şeyler, sergide benim de fotoğraflarım boy göstersin istiyorum... Yapıcam ama bırakmıcam bu işi. 
          İşin gırgırı bir yana vakit bulsam atıcam kendimi sokaklara ama çocuk ufak olunca, onu bırakacak kimsem olmayınca biraz zorlaşıyor. 
             Hadi gelin size aldığım kitaplarımı göstereyim; belki içinizde benim gibi ilgililer vardır. 

Scott Kelby
(En çok sevdiğim kitap bu, kanım kaynadı Scott abime. )

Olay yaratan, best-seller olan ve ödüller kazanan Dijital Fotoğrafçılar İçin Photoshop kitabının yazarı, “sayısal karanlık odayı” sonsuza kadar değiştiren adam, Scott Kelby, şimdi de dijital fotoğrafçılığın en önemli unsuruna el atıyor: günümüzün en iyi profesyonel dijital fotoğrafçılarının kullandığı hileleri kullanarak profesyonelce kareler nasıl çekilir (aslında sandığınızdan daha kolaydır).
I Net fotoğrafçılar için profesyonel ipuçları
I Çiçekleri profesyonelce çekin
I Profesyonel kalitede düğün fotoğrafları
I Profesyoneller gibi manzara çekmek
I Profesyoneller gibi spor fotoğrafçılığı
I Profesyonelce portre fotoğrafçılığı
I Sorunları profesyonelce atlatmak
I Dijital ortamın profesyonel kullanımı
I Profesyonel baskı ve işe yarar diğer şeyler
I Profesyonel seyahat ve şehir hayatı fotoğrafları
I “O Kareyi” çektiren fotoğraf reçeteleri

Özer Kanburoğlu
Teknolojiye karşı durabilir misiniz? Yada hobinizle ilgili yeni bir teknolojiyi kullanmamak için ne kadar direnç gösterebilirsiniz? Bugün halen bazı kesimlerin dijital teknolojiye karşı oluşunun temelinde, dijitalin kalitesinin film teknolojisine ulaşamadığı inancı yatmaktadır. Ancak araştırmalar bu aşamanın çoktan aşıldığını, hatta dijitalin film teknolojisinin çok önüne geçtiğini göstermektedir. 


Dijital  teknolojiyi kullananların unutmaması  gereken noktaysa, teknolojinin her türlü fotoğraf sorununu halletmediği, sadece kimyasal süreci ortadan kaldırdığı ve fotoğrafçıya bazı kolaylıklar sağladığıdır. Çünkü yine fotoğraf makinesinin arkasında fotoğrafçı vardır ve yine fotoğrafçı, fotoğrafını tüm birikim ve duygularıyla çekecektir. 



Bu kitap dijital fotoğraf makinesi kullanıcılarına yardımcı olacak ipuçlarını örnek fotoğraflarla vermekte; bunların kolay uygulanmasını sağlayacak tanımları da sizlerle paylaşmaktadır.



Sabit Kalfagil 



Prof. Sabit Kalfagil`in ilki 1981 yılında Yeni Fotograf Dergisi'nce yayınlanan kitabı Fotografevi Yayınları tarafından yeniden basıldı.

"Fotografın Yapısal Öğeleri ve Fotograf Sanatında Kompozisyon" adıyla yayınlanan yeni baskıda 1981 yılındaki ilk baskısında yer alan sistematik çerçevesinde ilk baskıdaki bilgilerin yanında Sabit Kalfagil'in zaman içinde eklediği görüşleri yer alıyor.




PS: Kitaplar hakkında  bilgiler ve fotoğraflar D&R'ın sayfasından alıntıdır.

10 Mart 2012 Cumartesi

Diyetteydik bir zamanlar...

       Uzun zamandır bloguma yazmak gelmiyor içimden, maymun iştahlılığım burada da baş gösteriyor sanırım. Bir şeye başlıyorum, çok hevesleniyorum, heyecanlanıyorum sonra bir şey oluyor; bir şeyler canımı sıkıyor, sanki o güzel işleri ben yapmamışım gibi kabuğuma çekiliyorum. Her şeyden bir anda vazgeçiyorum. Bunun farkında olmak da iyi fakat gel gör ki birisi bunu yüzüme söylediğinde çok hırçın olabilirim. Eleştiriye açık değil miyim ne? :)
        Bir zamanlar da diyete sardım üzerime binen 3-4 kilodan kurtulmaya heves ettim. Şu sosyal ağlar yok mu, insanı nasıl da gaza getiriyor. Iphone'nun instagram diye bir fotoğraf uygulaması var. Orada çektiğin fotoğrafları paylaşıyorsun, beğeniler, yorumlar geliyor, takipçilerin oluyor derken, güzel eğlenceli bir dünya... İşte orada tanıştığım güzel insan  dedi ki bir gün 'diyet yapmaya ne dersiniz?, yediklerimizi paylaşalım, birlikte kilo verelim.' Hoşuma gitti, kararlıydım kilolarımdan kurtulacaktım, neden bu eğlenceli bir şekilde olmasın dı? Başladık yediğimizi içtiğimizi fotoğraflarla paylaşmaya. Sonra o arkadaşımın fotoğraflarına baktım bir de benimkilere... madem bir işe giriştim elimden gelenin en iyisini yapmalıydım, tabaklarım çok daha güzel gözükmeliydi. Burada yaratıcı kişiliğim devreye girdi, başladım tabaklarımı güzelleştirmeye... Tabaklarım beğenildikçe ben daha çok heveslendim, daha başka neler yapabilirim diye düşündüm. Yemek vakitlerinde tabağımla ilgilenirken açlığımı unuttum , kullandığım malzemeler de diyete uygun olunca kilolarımdan da kurtuluverdim. Ne zaman ki annem bizi ziyarete geldi o zaman diyet de rafa kalktı haliyle. Sonra her kalabalık ortamda olduğu gibi instagram'da da güzel işlerle dalga geçip, kendilerine eğlence malzemesi yapan kişiler ortaya çıkınca ''diyetteyiz'' tag'i neşesini kaybetti, benim hevesim kırıldı, canım sıkıldı, bitti, gitti... Elimde yarattığım güzel tabaklar ve en önemlisi çok güzel bir insan kaldı. O kim mi? tıklayın. :)
 Bu tabakları ben diyetim için kullandım ama çocuklar için kullanılabilir. Oğluma sık sık yaparım bu tarz tabakları, bayılır.
                      Kaplumbağalar köfteden, bacakları da esmer ekmek kabuklarından.
                            Salatalar göze güzel gözükünce daha mı doyurucu oluyor ne? :)
                     Kahvaltı tabağıma kelebekler konmuştu, sonra midemde uçuşturlar bir süre...
                     İşte favori salata tabağım; Aç Tırtıl. Bir akşam yemeğinde konuğumuz olmuştu...

                                            Şirin kızım benim... Kalbi temizdir...

                                          Ağacın gövdesi peynirli krep...
                                           Şaşkınım arkadaş...
         Kuzu kuzu meee bin tepemeee haydi gidelim Ayşe teyzemeee :)

7 Şubat 2012 Salı

Bir çocuğun Kedimiyo'su

Bir varmış bir yokmuş, bir çocuk varmış sevimli mi sevimli. Bazıları 'book hunter'da dermiş ona, kitap okumayı 5 yaşında kendi kendine öğrenmiş, kitapları çok severmiş. Zengince bir kütüphanesi varmış, her gün düzenli okuduğu kitapları. Mutluymuş çocuk. Bir gün annesi ona demiş ki
-Kitaplığını bir yarışmaya sokmak ister misin?
-Ne yarışması? Demiş çocuk, şaşırmış. Kitaplık nasıl yarışırmış ki?
-Bir internet sayfası var orada başka insanlarla  paylaşacağız kitaplığının fotoğrafını ve en çok beğenilen kitaplık sahibi şirin mi şirin bir kedi olan Kedimiyo'nun  elde yapılmış bir kitabını  kazanacak.
-Yaşasın! Anne katılmalıyım ben bu yarışmaya ve benim olmalı Kedimiyo! Nasıl bir kediymiş ki o?
Meraklanmış çocuk, Kedimiyo'yu görmek, onun renkli dünyasına gitmek istiyormuş.
Annesi çocuğun bu halini sevmiş, hayalleri hoşuna gitmiş.Kitap sevgisi çoğalsın diye dilemiş. Kendisi de çocuk olmak istemiş, çocuk olmak ve Kedimiyo ile oynamak.
Fotoğrafı çekmişler hemen, göndermişler sayfanın sahiplerine. Her geçen gün ekleniyormuş yeni kitaplar ve fotoğraflar ve umutlu çocuklar.
Kitaplığı beğenildikçe bizim çocuk çok mutlu oluyormuş.
-Anne, ben kazanır mıyım Kedimiyo'yu?
-Neden olmasın diyormuş annesi, bir yandan da arkadaşlarına haber vermiş ki kitaplığın fotoğrafı daha çok beğenilsin. Oğlu mutlu olunca daha mutlusu yokmuş annesinden.
-Teyzesi öğrenmiş önce, sonra babaannesi ve beğenildikçe beğenilmiş kitaplık. Takip bile edilemez olmuş kim beğenmiş diye.
Çocuk her gün soruyormuş annesine ne oldu kitaplığımın beğenisi diye. Anne endişelenmeye başlamış çocuğum hırs yapıyor diye.
-Her zaman kazanamaz insanoğlu, bazen kaybedebilir de.
 Çocuk:
-Ben kaybetmek istemiyorum anne, Kedimiyo'yu istiyorum diyormuş.
-Ama hayat böyle; kazanmak kadar kaybetmek de var, üzülürsen ne kalır elinde?
Çocuk ya bu, kabul etmek istememiş uzun bir süre, sonra unutmuş gitmiş başka düşlere...
Babaanne çok çalışmış torunum gülsün diye. Ama hep hatırlatmış,
-Bizim yardımımız olmayacak her zaman, hayat senin hayatın, dikenleri de sen aşacaksın, zorlukları da sen göreceksin, her şey tozpembe değil. diye
Ve sonuçlar açıklanmış ki Kedimiyo çocuğun olmuş, mutlu olmuş çocuk, zaten hep mutluymuş, annesi de mutluymuş o mutlu diye...
Kitaplığında miniminnacık bir yer açmış çocuk, Kedimiyo gelsin yerine yerleşsin diye...
http://www.birdolapkitap.com/2012/02/06/minyatur-kedimiyo-kitabi-yeni-sahibini-buldu/

26 Ocak 2012 Perşembe

Pamuk ipliğinde hayatlar

İnsanlık nereye gidiyor kardeşim! nidaları atasım yok, canım çok sıkkın... Bu ülkede pamuk ipliğinde hayatlar yaşanıyor...Dün akşam benim başıma hiç gelmez diyeceğim bir olay yaşadım, şoku hala üzerimden atmış değilim.
Taraftar olmak nedir? Sempati duyduğunuz bir takımı, grubu, partiyi desteklemektir yani ben böyle biliyorum en azından. Aynı renklere sahip atkıları, şapkaları takıp gidersin takımının maçına mesela, alkışlarsın, yuhalarsın, sonra da çıkarsın stadyumdan efendice nereye gideceksen gidersin. Benim anladığım bu. Benim gibi anlamayanlar o kadar çok ki belki de azınlıkta olan benim. Neyse ne işte.
Evimiz Galatasaray stadyumuna çok yakın bir yerde, haliyle kapımıza kadar gelmiş bir ulaşım hizmetini kullanmak hepimizin en doğal hakkı. Metrodan bahsediyorum, aslında çocuklar olduğu için sürekli kullandığım bir ulaşım aracı olmasa da tek başına olduğumda ilk tercihim metro. Şansıma mı diyeyim ya da şanssızlığıma, dün akşam Taksim'den metroya bindim, Sanayi durağına kadar her şey gayet medeniydi. İndim, aktarma yapmak için Seyrantepe peronuna doğru yola çıktım, meğer bu peron GS maç günleri kapalı olurmuş, mecburen indiğim metroya geri binip bir sonraki istasyondan aktarma yaparak seyrantepe metrosuna bindim. yanımda benim gibi iki kadın bir de adam vardı sadece. Seyrantepe durağına yaklaştığımda gördüğüm manzara beni bir an derin düşüncelere sevk etti. Bu bekleyen taraftar kalabalığı arasından nasıl çıkacaktım. Bunu düşünürken araç durdu bir iki saniye sonra kapılar açıldı ve ne olduysa o zaman oldu.Benimle birlikte inmeye çalışanlar ne oldu onu da bilmiyorum. Bir ses duydum, uğultu gibiydi 'İndirmeyiin! yüklenin arkadaşlaarr! Hurraa! ' O kalabalık üzerime doğru yığılmaya başladı, bir kadın denk geldi önüme ben de onu tutmak zorunda kaldım, aklımca onu tutacaktım ki gerilesin ve arkasındaki 100lerce erkek de gerilesin ben de çıkmak istediğim kapıdan çıkabileyim. ( Medeni yerlerde trenden inenlere öncelik verilir, kişiler iner sonra biner gidersin) Kadın dediğim genç kızdı sanıyorum, bana diklendi 'Çekilmiyorum lan , n'apacan? dedi bana evet bir genç kızdan bunları duymak şaşırtıcıydı belki de değildi, kolumu tuttu arkasındakilerden de güç aldı beni ittirdi sonra da yüzüme okkalı bir tokat savurdu (ben tokat sandım ama hala kafam ağrıdığına göre belki de yumruktu. Çevremizdeki kalabalıktan 'vur vur vur' sesleri yükselmeye başladığında ben hala insanların arasından onları yararak çıkmaya çalışıyordum, gözyaşlarımı da tutamıyordum. Gözyaşlarım acımdan değil, bu olayı yaşamamın verdiği utançtandı. Taraftarı olduğum takımdan utandım; böyle medeniyetsiz insanları barındırdığı için, kadınlığımdan utandım; bana erkekvari bir şekilde saldıranın kadın olduğundan...İnsanlıktan utandım; bu olay olurken bastırmak yerine daha da alevlendirmeye çalışanlar olduğu için...Ağlayarak ilerlerken bana bakanları umursamıyordum bile, bir güvenlik görevlisine olanları anlattım beni dinledi, dinledi, dinledi... işine devam etti. Ben de yüzüme aldığım darbeyle, yanaklarım ıslak bir şekilde oradan uzaklaştım.
Bu sabah ilk iş İstanbul Ulaşım'ı aradım ve durumu anlattım. Stadyumun istasyonunda yaşadığım olay ne ilk ne de son olacak, lütfen inen yolculara öncelik tanıyacak bir uygulama yapın ki kimse mağdur olmasın... Ben oradan çıkamayabilirdim de. dedim. İlgileneceklerini söylediler..
Sizce ilgilenecekler mi? :(