30 Mart 2012 Cuma

Duru kızım 2 yaşında!

Ailemize doğumuyla renk katan, bizi tamamlayan, 4 kişilik bir çekirdek aile olmamızı sağlayan minik prensesim 2 yaşında! Hayat ona tüm güzellikleriyle eşlik etsin.
Ben kızıma böyle kıyafetler alıp giydirmem derken dediğimin tam tersini yapıp ona şirin mi şirin bir tütü hazırlattım. Büyük konuşmamak gerekiyormuş. Tütü takımı Çokotütü'den. Teşekkürler Çokotütü :)
Pastamızı da Deniz Butik Pasta yaptı. Her zaman ki gibi muhteşem bir görünüm ve muhteşem bir tat. Ellerine sağlık canım benim :)
                                        Masamızdan bir ayrıntı...
 Kendi ellerimle yaptım, nasıl? :)
Fotoğraflar da bana ait efenim. Kurstan öğrendiklerimi uygulama fırsatı yakaladım az da olsa. Fena değil değil mi? :)

Hazır Duru'dan bahsetmişken tarihe not düşmek adına Duru hakkında bir kaç bilgi yazayım.
Duru artık çok güzel konuşuyor. 4-5 kelimeli cümleleri rahatlıkla kurabiliyor. Anne biraz daha süt koy. Burada kalalım, Abi dikkat araba gelicek gibi cümleler. Kendi derdini anlatıyor yani. Hep yanımda olmak istiyor, anne kız dayanışması... İyi anlaşıyoruz. Tuvalet çalışmalarımız sürüyor, çok başarılı olduğumuz söylenemez ama yaza kadar yolu var hedefimiz o.
Duru annesi gibi ayfon meraklısı çok güzel kullanıyor beni geçecek sanırım.
Abisine bayılıyor. Canım abiimm diye bir sarılışı var o zaman ikisini de yiyesim geliyor.
Henüz babacı değil bu halinden ben memnunum tabi ki. Papucum dama atılsın istemem.  


 

26 Mart 2012 Pazartesi

Eminönü'ne gitmek ya da gitmemek işte bütün mesele bu...

   Evde çocukları emanet edecek birileri olunca ne zamandır gitmeyi istediğim Eminönü yollarına düştüm bu sabah. Evden çıkıp oraya varmam 1 saat sürdü. Tramvaydan indiğimde önce ne yapsam diye düşünürken, fotoğraf makineme bir parça almam gerektiği aklıma geldi ve Sirkeci garının oradaki Hayyam Pasajına doğru yürüdüm. Bir dükkana girdim, istediğim şey vardı ama orjinal parça değildi, orjinalini nerede bulacağımı sordum tarif yardımıyla oraya gittim ama malesef yoktu. Orjinal parçayla neredeyse aynı fiyat olan parçaya o ücreti vermek istemediğimden elim boş bir şekilde Mısır çarşısına doğru yürüdüm. Ha önce amorti biletlerimi değiştirdim Nimet Abla'dan. Sanki orası para dağıtıyor da:)
    Duru'nun doğum günü yaklaşıyor, çok bir şey yapmayacağım desem de yine dayanamadım, , illa ki bir tema olacak her doğum gününde bu sefer ki de minnie mouse oldu. Pasta malzemelerini satan dükkanda dolaşırken kurabiye kalıplarını görünce aldım, onları alınca hadi dedim şu şeker hamurlarından da alayım ve bir deneyeyim bakalım. Sonra cupcake kağıtlarını gördüm bir iki de onlardan aldım. O , bu derken bir torba malzemeyle dükkandan çıktım.  Doğum günü süsleri satan dükkanlara girdim çıktım. İstediğim gibi bir şeye rastlamadım ne yazık ki.
   Eminönü esnafının çok büyük kısmı hiç sempati duymadığım tarz insanlar. Örneğin; şunu nereden bulabilirim diye bir şey sorduğumda -''bilmiyorum'' ya da - ''biraz arayacaksınız artık '' gibi ukalaca ve insanlıktan nasibini almamış şekilde tavırlar sergiliyorlar. Yine sağ olsunlar hala insan kalmış olanlarsa -''bak ablacım şurdan gir , şuraya sap işte orada var adı da bu'' diye yönlendiriyorlar. Bu iyi insanlardan birine ne kadar üzüldüğümü anlattığımda bana -''Şu çaprazımdaki dükkanı görüyor musun? Bazen ona benim dükkanı sorduklarını duyuyorum benim komşum olan esnaf bilmediğini söylüyor. Artık ben daha ne diyeyim. dedi. O vakit anladım üzülmemem gerektiğini. Sormayacaksın, gezeceksin, dizlerinin bağı çözülecek, ayaklarına kara sular inecek ama kendin yapacaksın işini, kendin aradığını bulacaksın. O kötüler de yaptığı kötülükle kalıp bereketsiz bir gün geçirecekler dükkanlarında. 
   O kadar gezmeye ayak mı dayanır, çok yoruldum çok da acıktım. Karnımı doyuracak bir lokanta buldum, yemeğimi yedim, çıktım. Elimde torbalarım, kalabalık İstanbul caddelerine daldım...

17 Mart 2012 Cumartesi

Hayat sen işaretlerle dolusun :))

Merhaba dostlar,
Canımın çok sıkkın olduğu zamanlarda sanki birileri bana 'sıkılma, hayat güzel' diyor. Bir yerlerden işaretler dıkşıın dıkşıın vuruyor beynime :)) Bu sabah da bunlardan biri oldu. Bir Dolap Kitap, hazırladığı e-dergide benim yaratıcı tabaklarımdan bahsetti. Beni mutlu etti, onlara sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
e-dergiye buradan ulaşabilirsiniz

Bir de hayatıma çok değişik şekilde girip kalbimde hakiki bir yere sahip olan Fotoğrafik Hatıralar, kurduğu Blogger Anneler blogunda benim ropörtajımı yayınladı. Bir günde iki mutluluk! ahh benden güzeli var mı bu sabah!! Ülkü'mm seni seviyorum. Hiiç eksik olma emi :)
Blogger annelere de buradan ulaşabilirsiniz :)

13 Mart 2012 Salı

Ailenizin Şipşakçısı geldii :)

      Çoook zamandır fotoğrafa merakım var, fotoğraflarım çekilsin diye değil de fotoğraflar çekeyim diye yani. 2 sene kadar önce doğum günümde kocacım bana bir fotoğraf makinesi aldı, o kadar istediğim şey elime geçince hevesim mi kalmadı nedir ilgilenmedim fazlaca. Hem ufaklık da doğmuştu, zamanımı fazlasıyla alıyordu, bir de abi vardı tabi, fotoğrafı ne zaman çekecektim... gibi bahaneleri nasıl da ardı ardına sıralıyorum.! Deli miyim neyim? Ya da evet evet maymun iştahlıyım :) Sakın yüzüme karşı söylemeyin, bozuşuruz. 
      Kız büyüyünce boş vakitlerim çoğaldı, internet ve haliyle sosyal paylaşım alanları hayatıma paldır küldür girdi, buna bir de ayfon eklenince internet kurdu gibi oldum, bir elim ev işlerinde bir elim ayfon'la oynaşta. Oh ne ala mualla :P Baktım herkes fotoğrafçı olmuş, çekiyor paylaşıyor millet ve de güzel şeyler ha öyle uyduruk değiller. Hem de bu fotoğraf çekenler çoluklu çocuklu anneler olunca, ben bir gaza geldim ki öyle böyle değil... Ayfon'la çektiklerim bana yetmemeye başladı. Bir gözüm çantasında mışıl mışıl yatan Canon 450 D'ye doğru kaymaya başladı, onun hakkında planlarım vardı artık. 
      Aklıma bir şey girmeye görsün ne yapar eder, araştırır bulurum. Gece, gündüz düşünürüm, takılırım yani (biraz takıntılıyım demiş miydim) Hemen kursları araştırdım, temel fotoğrafçılık eğitimi veren yerleri buldum, twitter'dan fotoğrafçı annelere danıştım en sonunda saatleri bana en çok uyan kursa yani İFSAK' a gitmeye karar verdim. Hemen aradım, bilgi aldım, dışarıya çıktığımız ilk fırsatta da gidip  kaydımı yaptırdım. Kocacım da bir şaşırdı, n'oluyo? nerden çıktı bu fotoğraf aşkı? E adam haklı, 2 senedir kuzu gibi yatıyor makine, açıldığında da otomatik modda şip şak. Kafaya koydum; dedim, geleceğin fotoğrafçısı duruyor karşında senin! :P Kadın! kadın! ne yapacağına bir karar versen! Dramacı mı olucan, şip şakçı mı? Hahaha ben de bilmiyorum ne olucam bana kalırsa bi mok olamıcam ama neyse, eğleniyoruz işte :)))
        Heyecanla başladım kursa. İlk gün inanılmaz afalladım, enstantane, diyafram, ölçekler, ışık vs. Ben kenardan kenardan uzaklaşayım dedim. İlk gün çoğu kişide bu durum olurmuş meğer... beni sakinleştirdiler, kurs sonunda bir çok şey öğrenmiş olacaksın dediler... peki dedim. Bu kurs yüzünden metrodan çıkarken okkalı bir tokat yemişliğim de var hani. ( Ne fotoğraf aşkıymış... peh!) 
             Çekim gezileri yaptık, herkes şakır şakır deklanşöre basarken ben onları izledim bir süre... Çektim olmadı, çektim olmadı, çektim yine olmadı. Ya enstantane olmadı, ya kompozisyon tutmadı. Bu işin öyle kolay olmadığı da anlaşıldı.... Her iş gibi bu da özen istiyor, zaman istiyor, çok çalışmak istiyor, çok okumak istiyor. Ama sevdim, yapabilirim. Fotoğrafın incelikleriyle ilgili kitaplarımı aldım bile. Kursta proje dönemimiz başladı 2 gün sonra toplantımız var herkes konusu ''yaşam'' olan 20 adet fotoğrafını götürecek. Ben mi? Vallahi de yağmur yağdı, rüzgar esti, Duru durmadı, Arda laf dinlemedi... N'apiim? N'apiim yani ben? İstiyorum çekmek bir şeyler, sergide benim de fotoğraflarım boy göstersin istiyorum... Yapıcam ama bırakmıcam bu işi. 
          İşin gırgırı bir yana vakit bulsam atıcam kendimi sokaklara ama çocuk ufak olunca, onu bırakacak kimsem olmayınca biraz zorlaşıyor. 
             Hadi gelin size aldığım kitaplarımı göstereyim; belki içinizde benim gibi ilgililer vardır. 

Scott Kelby
(En çok sevdiğim kitap bu, kanım kaynadı Scott abime. )

Olay yaratan, best-seller olan ve ödüller kazanan Dijital Fotoğrafçılar İçin Photoshop kitabının yazarı, “sayısal karanlık odayı” sonsuza kadar değiştiren adam, Scott Kelby, şimdi de dijital fotoğrafçılığın en önemli unsuruna el atıyor: günümüzün en iyi profesyonel dijital fotoğrafçılarının kullandığı hileleri kullanarak profesyonelce kareler nasıl çekilir (aslında sandığınızdan daha kolaydır).
I Net fotoğrafçılar için profesyonel ipuçları
I Çiçekleri profesyonelce çekin
I Profesyonel kalitede düğün fotoğrafları
I Profesyoneller gibi manzara çekmek
I Profesyoneller gibi spor fotoğrafçılığı
I Profesyonelce portre fotoğrafçılığı
I Sorunları profesyonelce atlatmak
I Dijital ortamın profesyonel kullanımı
I Profesyonel baskı ve işe yarar diğer şeyler
I Profesyonel seyahat ve şehir hayatı fotoğrafları
I “O Kareyi” çektiren fotoğraf reçeteleri

Özer Kanburoğlu
Teknolojiye karşı durabilir misiniz? Yada hobinizle ilgili yeni bir teknolojiyi kullanmamak için ne kadar direnç gösterebilirsiniz? Bugün halen bazı kesimlerin dijital teknolojiye karşı oluşunun temelinde, dijitalin kalitesinin film teknolojisine ulaşamadığı inancı yatmaktadır. Ancak araştırmalar bu aşamanın çoktan aşıldığını, hatta dijitalin film teknolojisinin çok önüne geçtiğini göstermektedir. 


Dijital  teknolojiyi kullananların unutmaması  gereken noktaysa, teknolojinin her türlü fotoğraf sorununu halletmediği, sadece kimyasal süreci ortadan kaldırdığı ve fotoğrafçıya bazı kolaylıklar sağladığıdır. Çünkü yine fotoğraf makinesinin arkasında fotoğrafçı vardır ve yine fotoğrafçı, fotoğrafını tüm birikim ve duygularıyla çekecektir. 



Bu kitap dijital fotoğraf makinesi kullanıcılarına yardımcı olacak ipuçlarını örnek fotoğraflarla vermekte; bunların kolay uygulanmasını sağlayacak tanımları da sizlerle paylaşmaktadır.



Sabit Kalfagil 



Prof. Sabit Kalfagil`in ilki 1981 yılında Yeni Fotograf Dergisi'nce yayınlanan kitabı Fotografevi Yayınları tarafından yeniden basıldı.

"Fotografın Yapısal Öğeleri ve Fotograf Sanatında Kompozisyon" adıyla yayınlanan yeni baskıda 1981 yılındaki ilk baskısında yer alan sistematik çerçevesinde ilk baskıdaki bilgilerin yanında Sabit Kalfagil'in zaman içinde eklediği görüşleri yer alıyor.




PS: Kitaplar hakkında  bilgiler ve fotoğraflar D&R'ın sayfasından alıntıdır.

10 Mart 2012 Cumartesi

Diyetteydik bir zamanlar...

       Uzun zamandır bloguma yazmak gelmiyor içimden, maymun iştahlılığım burada da baş gösteriyor sanırım. Bir şeye başlıyorum, çok hevesleniyorum, heyecanlanıyorum sonra bir şey oluyor; bir şeyler canımı sıkıyor, sanki o güzel işleri ben yapmamışım gibi kabuğuma çekiliyorum. Her şeyden bir anda vazgeçiyorum. Bunun farkında olmak da iyi fakat gel gör ki birisi bunu yüzüme söylediğinde çok hırçın olabilirim. Eleştiriye açık değil miyim ne? :)
        Bir zamanlar da diyete sardım üzerime binen 3-4 kilodan kurtulmaya heves ettim. Şu sosyal ağlar yok mu, insanı nasıl da gaza getiriyor. Iphone'nun instagram diye bir fotoğraf uygulaması var. Orada çektiğin fotoğrafları paylaşıyorsun, beğeniler, yorumlar geliyor, takipçilerin oluyor derken, güzel eğlenceli bir dünya... İşte orada tanıştığım güzel insan  dedi ki bir gün 'diyet yapmaya ne dersiniz?, yediklerimizi paylaşalım, birlikte kilo verelim.' Hoşuma gitti, kararlıydım kilolarımdan kurtulacaktım, neden bu eğlenceli bir şekilde olmasın dı? Başladık yediğimizi içtiğimizi fotoğraflarla paylaşmaya. Sonra o arkadaşımın fotoğraflarına baktım bir de benimkilere... madem bir işe giriştim elimden gelenin en iyisini yapmalıydım, tabaklarım çok daha güzel gözükmeliydi. Burada yaratıcı kişiliğim devreye girdi, başladım tabaklarımı güzelleştirmeye... Tabaklarım beğenildikçe ben daha çok heveslendim, daha başka neler yapabilirim diye düşündüm. Yemek vakitlerinde tabağımla ilgilenirken açlığımı unuttum , kullandığım malzemeler de diyete uygun olunca kilolarımdan da kurtuluverdim. Ne zaman ki annem bizi ziyarete geldi o zaman diyet de rafa kalktı haliyle. Sonra her kalabalık ortamda olduğu gibi instagram'da da güzel işlerle dalga geçip, kendilerine eğlence malzemesi yapan kişiler ortaya çıkınca ''diyetteyiz'' tag'i neşesini kaybetti, benim hevesim kırıldı, canım sıkıldı, bitti, gitti... Elimde yarattığım güzel tabaklar ve en önemlisi çok güzel bir insan kaldı. O kim mi? tıklayın. :)
 Bu tabakları ben diyetim için kullandım ama çocuklar için kullanılabilir. Oğluma sık sık yaparım bu tarz tabakları, bayılır.
                      Kaplumbağalar köfteden, bacakları da esmer ekmek kabuklarından.
                            Salatalar göze güzel gözükünce daha mı doyurucu oluyor ne? :)
                     Kahvaltı tabağıma kelebekler konmuştu, sonra midemde uçuşturlar bir süre...
                     İşte favori salata tabağım; Aç Tırtıl. Bir akşam yemeğinde konuğumuz olmuştu...

                                            Şirin kızım benim... Kalbi temizdir...

                                          Ağacın gövdesi peynirli krep...
                                           Şaşkınım arkadaş...
         Kuzu kuzu meee bin tepemeee haydi gidelim Ayşe teyzemeee :)

7 Şubat 2012 Salı

Bir çocuğun Kedimiyo'su

Bir varmış bir yokmuş, bir çocuk varmış sevimli mi sevimli. Bazıları 'book hunter'da dermiş ona, kitap okumayı 5 yaşında kendi kendine öğrenmiş, kitapları çok severmiş. Zengince bir kütüphanesi varmış, her gün düzenli okuduğu kitapları. Mutluymuş çocuk. Bir gün annesi ona demiş ki
-Kitaplığını bir yarışmaya sokmak ister misin?
-Ne yarışması? Demiş çocuk, şaşırmış. Kitaplık nasıl yarışırmış ki?
-Bir internet sayfası var orada başka insanlarla  paylaşacağız kitaplığının fotoğrafını ve en çok beğenilen kitaplık sahibi şirin mi şirin bir kedi olan Kedimiyo'nun  elde yapılmış bir kitabını  kazanacak.
-Yaşasın! Anne katılmalıyım ben bu yarışmaya ve benim olmalı Kedimiyo! Nasıl bir kediymiş ki o?
Meraklanmış çocuk, Kedimiyo'yu görmek, onun renkli dünyasına gitmek istiyormuş.
Annesi çocuğun bu halini sevmiş, hayalleri hoşuna gitmiş.Kitap sevgisi çoğalsın diye dilemiş. Kendisi de çocuk olmak istemiş, çocuk olmak ve Kedimiyo ile oynamak.
Fotoğrafı çekmişler hemen, göndermişler sayfanın sahiplerine. Her geçen gün ekleniyormuş yeni kitaplar ve fotoğraflar ve umutlu çocuklar.
Kitaplığı beğenildikçe bizim çocuk çok mutlu oluyormuş.
-Anne, ben kazanır mıyım Kedimiyo'yu?
-Neden olmasın diyormuş annesi, bir yandan da arkadaşlarına haber vermiş ki kitaplığın fotoğrafı daha çok beğenilsin. Oğlu mutlu olunca daha mutlusu yokmuş annesinden.
-Teyzesi öğrenmiş önce, sonra babaannesi ve beğenildikçe beğenilmiş kitaplık. Takip bile edilemez olmuş kim beğenmiş diye.
Çocuk her gün soruyormuş annesine ne oldu kitaplığımın beğenisi diye. Anne endişelenmeye başlamış çocuğum hırs yapıyor diye.
-Her zaman kazanamaz insanoğlu, bazen kaybedebilir de.
 Çocuk:
-Ben kaybetmek istemiyorum anne, Kedimiyo'yu istiyorum diyormuş.
-Ama hayat böyle; kazanmak kadar kaybetmek de var, üzülürsen ne kalır elinde?
Çocuk ya bu, kabul etmek istememiş uzun bir süre, sonra unutmuş gitmiş başka düşlere...
Babaanne çok çalışmış torunum gülsün diye. Ama hep hatırlatmış,
-Bizim yardımımız olmayacak her zaman, hayat senin hayatın, dikenleri de sen aşacaksın, zorlukları da sen göreceksin, her şey tozpembe değil. diye
Ve sonuçlar açıklanmış ki Kedimiyo çocuğun olmuş, mutlu olmuş çocuk, zaten hep mutluymuş, annesi de mutluymuş o mutlu diye...
Kitaplığında miniminnacık bir yer açmış çocuk, Kedimiyo gelsin yerine yerleşsin diye...
http://www.birdolapkitap.com/2012/02/06/minyatur-kedimiyo-kitabi-yeni-sahibini-buldu/

26 Ocak 2012 Perşembe

Pamuk ipliğinde hayatlar

İnsanlık nereye gidiyor kardeşim! nidaları atasım yok, canım çok sıkkın... Bu ülkede pamuk ipliğinde hayatlar yaşanıyor...Dün akşam benim başıma hiç gelmez diyeceğim bir olay yaşadım, şoku hala üzerimden atmış değilim.
Taraftar olmak nedir? Sempati duyduğunuz bir takımı, grubu, partiyi desteklemektir yani ben böyle biliyorum en azından. Aynı renklere sahip atkıları, şapkaları takıp gidersin takımının maçına mesela, alkışlarsın, yuhalarsın, sonra da çıkarsın stadyumdan efendice nereye gideceksen gidersin. Benim anladığım bu. Benim gibi anlamayanlar o kadar çok ki belki de azınlıkta olan benim. Neyse ne işte.
Evimiz Galatasaray stadyumuna çok yakın bir yerde, haliyle kapımıza kadar gelmiş bir ulaşım hizmetini kullanmak hepimizin en doğal hakkı. Metrodan bahsediyorum, aslında çocuklar olduğu için sürekli kullandığım bir ulaşım aracı olmasa da tek başına olduğumda ilk tercihim metro. Şansıma mı diyeyim ya da şanssızlığıma, dün akşam Taksim'den metroya bindim, Sanayi durağına kadar her şey gayet medeniydi. İndim, aktarma yapmak için Seyrantepe peronuna doğru yola çıktım, meğer bu peron GS maç günleri kapalı olurmuş, mecburen indiğim metroya geri binip bir sonraki istasyondan aktarma yaparak seyrantepe metrosuna bindim. yanımda benim gibi iki kadın bir de adam vardı sadece. Seyrantepe durağına yaklaştığımda gördüğüm manzara beni bir an derin düşüncelere sevk etti. Bu bekleyen taraftar kalabalığı arasından nasıl çıkacaktım. Bunu düşünürken araç durdu bir iki saniye sonra kapılar açıldı ve ne olduysa o zaman oldu.Benimle birlikte inmeye çalışanlar ne oldu onu da bilmiyorum. Bir ses duydum, uğultu gibiydi 'İndirmeyiin! yüklenin arkadaşlaarr! Hurraa! ' O kalabalık üzerime doğru yığılmaya başladı, bir kadın denk geldi önüme ben de onu tutmak zorunda kaldım, aklımca onu tutacaktım ki gerilesin ve arkasındaki 100lerce erkek de gerilesin ben de çıkmak istediğim kapıdan çıkabileyim. ( Medeni yerlerde trenden inenlere öncelik verilir, kişiler iner sonra biner gidersin) Kadın dediğim genç kızdı sanıyorum, bana diklendi 'Çekilmiyorum lan , n'apacan? dedi bana evet bir genç kızdan bunları duymak şaşırtıcıydı belki de değildi, kolumu tuttu arkasındakilerden de güç aldı beni ittirdi sonra da yüzüme okkalı bir tokat savurdu (ben tokat sandım ama hala kafam ağrıdığına göre belki de yumruktu. Çevremizdeki kalabalıktan 'vur vur vur' sesleri yükselmeye başladığında ben hala insanların arasından onları yararak çıkmaya çalışıyordum, gözyaşlarımı da tutamıyordum. Gözyaşlarım acımdan değil, bu olayı yaşamamın verdiği utançtandı. Taraftarı olduğum takımdan utandım; böyle medeniyetsiz insanları barındırdığı için, kadınlığımdan utandım; bana erkekvari bir şekilde saldıranın kadın olduğundan...İnsanlıktan utandım; bu olay olurken bastırmak yerine daha da alevlendirmeye çalışanlar olduğu için...Ağlayarak ilerlerken bana bakanları umursamıyordum bile, bir güvenlik görevlisine olanları anlattım beni dinledi, dinledi, dinledi... işine devam etti. Ben de yüzüme aldığım darbeyle, yanaklarım ıslak bir şekilde oradan uzaklaştım.
Bu sabah ilk iş İstanbul Ulaşım'ı aradım ve durumu anlattım. Stadyumun istasyonunda yaşadığım olay ne ilk ne de son olacak, lütfen inen yolculara öncelik tanıyacak bir uygulama yapın ki kimse mağdur olmasın... Ben oradan çıkamayabilirdim de. dedim. İlgileneceklerini söylediler..
Sizce ilgilenecekler mi? :(

2 Ocak 2012 Pazartesi

yazmalı mı yazmamalı mı?

Yazmalı mı? Yazmamalı mı? Buralarda olmalı mı? Olmamalı mı? Herkesin söyleyeceği, ahkam keseceği o kadar şey var ki, bazen sadece susmak, durmak, beklemek istiyorum.
Ev içinde, çevresinde söyleyemediği cümleleri çuvalında biriktirip tanımadığı insanlara bir bir çıkartmayı marifet sanan, bu sözcükleri sarfettiğinde sanırım orgazm olmuş gibi rahatlayanlar var.
Bu yıl benden uzak durun arkadaş! Benim buralarda olma sebebim sadece stres atmak, severek takip ettiğim insanlarla güzel sohbetler yapmak. Başka da derdim, tasam yok.
Yeni yılda kalbinizde ne besliyorsanız sizin olsun...

26 Nisan 2011 Salı

Bir daha kapanır mı?

O kadar soğudum ki yazı yazma işinden, blogların açıldığı haberi gelince hiç sevinemedim. Umarım bundan sonra kapanmaz ne diyim.

25 Mart 2011 Cuma

Şu ''Hadi''leme işine ne diyorsunuz?

''Çocuğumu büyütürken ona hiç ''hadi'' demedim diyen anneler varsa el kaldırsınlar, o elleri öpeceğim, çünkü ben bunu başaramamış bir anneyim. Günde hiç değilse 30 kere ''hadi'' derken buluyorum kendimi. Hatta bazen ''hadi oğlum, hadi yavrum, hadi birtanem, hadi bak sinirlenmeye başlıyorum'' gibi cümle sıralamalarını arka arkaya o kadar çok söylüyorum ki bir anlamı bile olmuyor. Düşünülmeden ağızdan çıkan bir iki ses şeklinde kalıyorlar. Nasıl tanıdık geldi mi? Gelmez mi dediğinizi duyar gibiyim.  Peki nedir bizi bu kadar ''hadi'' leten? Bir cevabı varsa beraber arayalım mı ne dersiniz?

Bu gün Blogcu Anne ''Bazı sabahlar Deniz'e ''hadi'' demekten midem bulanıyor’’ diye yazdığında aklıma bu konuyla ilgili bir kitap olduğu geldi. Bir kaç sene önce annem gazetede tanıtımını okumuş ve bana da okumamı önermişti.  -Bak, çocuklarınıza ''hadi'' kelimesini kullanmayın diyor. demişti. Ben de beni nelerin beklediğinden  habersiz -Aman anne ya boşver, ben zaten o kelimeyi kullanmıyorum ki deyip annemin ağzına lafı tıkamıştım. Şimdi keşke okusaymışım diyorum, ''hadi''leme okyanusuna düşmeden önce belki de işime yarayabilirdi.

Kitabın adı: Unutkan erkekler ''Hadi''leyen anneler. Sanırım ismi nedeniyle aklımda kalmış. Blogcu Anne bu konuyu yazar mısın dediğinde yarım yamalak yazmak istemediğim için kitabı satın aldım. Konusu ''hadi'' lerden ibaret değil, bu konu çok küçük bir kısmını oluşturuyor diyebiliriz. Size kitabın bu bölümünü aktarmak istiyorum.

Efendim, yazarımız Fatma Torun Reid der ki;

Yetişkinlerin tüm davranışlarında, çocukluk yıllarının izlerine rastlamak mümkün. Bu günün işini yarına bırakan erkeklerin geçmişinde de ''hadi''leyen anneler var.
Sadece erkek çocuklar için değil, kız çocuklar için de bu sözcüğün olumsuz etkisi söz konusu. Çocuklara çok sık ''hadi'' sözcüğü kullanıldığında , ileride ya telaşlı, her an için treni , vapuru kaçıracakmış gibi koşturan, aceleci yetişkinler ya da bu günün işini yarına bırakan ''unutkan büyükler''  oluyorlar. Tembellik ya da sorumsuzluk diye adlandırılan bir çok davranışın arkasında belki de bu var...
Yeni kuşak erkeği , karısına ev işlerinde yardımcı olma gayretinde. Bazı evlerde ise kadınlar hala eşlerinin oraya buraya bıraktığı giysileri toplamaktan şikayetçi. Alışkanlıkların değişmesi kolay değil. Eğer geçmişte arkadan toplayan bir anne olmuşsa, ‘’ erkek çocuktur’’ diye ev içi sorumlulukları gözardı edilmişse, baba örneği her şeyi ayağına bekleyen biri olmuşsa, o zaman çocuğun büyüyüp evlendiğinde , eşinden aynı şeyleri beklemesine şaşmamak lazım. Yine de bütün mesele burada bitmiyor. Yeni ve farklı alışkanlıklar geliştirmemiz münkün ve de gerekli. İyi niyetli ve gayreti baltalayan eski alışkanlıklarımızdan daha önemlisi ise, biraz önce söz ettiğim iç dünyamızın direnişi. Bunu anlamak için yine çocukluk yıllarımıza dönüyoruz...
‘’ Hadi’’ sözcüğünün adeta ‘’ karşı koy’’ anlamında bir etkisi var. Açık açık ‘’yapmak istemiyorum’’ diyemeyen çocuk, uyumlu gibi gözüküp yapılması gerekeni unutur, erteler ve ya tam tersini yapar. Tabi bilerek, programlayarak değil, bu bir pasif dirençtir. İç dünyasının kazancı, hükmedilmeyi önlemek, kontrolü elde tutmak; duygu içeriği ise endişe ve öfkedir.
‘’ Hadi’’ leyen annelerin ortak yönü, sabırsız ve mükemmelliyetçi olmalarıdır. Pasif direnişin günlük hayatımızdaki en yaygın örnekleri ise, on dakikalık kahvaltıyı bir saate uzatan minikler, bir türlü okul servisine yetişemeyen çocuklar, iş yerinde istenilen bir şeyi mutlak bir şekilde değişik uygulayanlar, eşinin siparişini sürekli unutan büyükler...
Çocukluğun bu gizli savunması, baskıya karşı tepki, ileriki yaşlarda da insan ilişkilerinde tekrar tekrar geliyor. Belki de en çok erkeğin dünyasında eleştiren, titizlenen, ‘’hadi’’leyen eşlerle olan ilişkide...
EŞLERE ÖNERİLER
·         Evde herkesin nefes aldığı bir yer olsun. Özgürce, gönlünce kullanabileceği bir oda, bir köşe... Unutmayın ki o ev ikinize ait.
·         Karşı tarafa seçme hakkı, reddetme özgürlüğü tanıyın. ‘’Hayır’’ da meşru bir cevap olabilir.
·         Sürekli yapılması gerekeni hatırlatma yerine, yapılmış olanları görün. Eleştiride değil takdir de cömert olun.
·         Zevkler ortak olmayabilir. Israrcı olmayın. Her şeyi birlikte yapmak zorunda değilsiniz.
·         Sürekli talep eden ve talep bekleyen bir kişi olmayın.
·         Eşinizin hatırlatmasını beklemeden size düşeni yapın. Unutmayın evlilik ortak bir paylaşımdır.
·         Huzurlu bir ortam, mükemmel bir ortamdan daha sağlıklıdır.

ANNELERE ÖNERİLER
·         ‘’Hadi’’ sözcüğünü azaltın.
·         ‘’Hadi’’ sözcüğü karşı koymayı, ‘’yapma’’ sözcüğü direniş kadar hareketliliği getirir. Çocuğunuza yapma demek yerine ne yapabileceğini söyleyin.
·         Açıklamalarınızı kısa ve sade biçimde yapın. Israr ve ikna gayretiniz uzarsa, çocuğunuz karşı koymanın, ilgi çekmenin ve size hükmetmenin yollarını öğrenir.
·         Bırakın arada bir çocuğunuz, hırkasını giymediği için üşümeyi, yemeğini yemediği için acıkmayı, okula geç kalırsa sorun çıkabileceğini fark etsin. Sorumluluk ancak sebep-sonuç ilişkisini görme fırsatı olursa gelişir. Sebepsiz yere kurtarıcı olmayın.
·         Bırakın bazı şeyler eksik olsun, unutmayın ki huzurlu ortam, mükemmel ortamdan daha sağlıklıdır.
İşte böylee.

Erkek anneleri, biz bu kadar ‘’hadi’’ derken aslında gelinlere baştan bir kötülük mü yapıyoruz ne? Benim kayınvalidem kesin çok ‘’hadi’’lemiş. Şaka bir yana, ben bu günden itibaren ‘’hadi’’ kelimesine bir sınır getirmeye karar verdim. Hatta mümkünse bu ‘’hadi’’ yi yutuyorum ve çıkarmamak için direniyorum.Zor olacak ama denemek istiyorum. Siz de bana katılır mısınız? Bir hafta boyunca deneyelim bir şeyler değişiyor mu görelim...
               


23 Mart 2011 Çarşamba

Canım Blogum

Aman yarabbim yaaa! Nasıl özlemişim, ben bu kadar kısa sürede bu kadar bağlanacağımı asla tahmin etmezdim. Meğer blogumu ne çok severmişim. Teknolojik Anne sağolsun, derdime derman oldu. Sağolasın varolasın İrem.  Ammmannn şıkıdık şıkıdık oynayasım var , hoppidi hoppidi zıplayasım var a dostlar. Tıkır tıkır yazmayı ne çok özlemişim. Ohhh. ohhh ohh :))

1 Mart 2011 Salı

Blog bulma(ma)cası

Ya neden bir ülkede her şey yasaklarla halledilmeye çalışılır. Çıldırılası bir durumla baş başayız. İstediğiniz kadar yasaklayın kardeşim, elbet bir yolu bulunur. Size de bir yol görünse de gitseniz artık!!!

25 Şubat 2011 Cuma

Yeni blog heyecanı...

Merhaba dostlarım,
Beni tanıyanlar biliyorlar ama tanımayanlar için buradan da açıklamak istedim. Yeni bir blog açtım. Konusu Yaratıcı Drama olacak. Ben tesadüfen oğlumun okulunda bir derse katılarak keşfettim ve çok istekli bir şekilde devam ediyorum. Kursumda gördüklerimi, duyduklarımı, aklımda kalanları da bu blog aracılığıyla paylaşmaya karar verdim. Eğer merak ederseniz tıklayın.

23 Şubat 2011 Çarşamba

El bebek gül bebek yap(ma)

Bu gün sabah da her sabah olduğu gibi Duru bizim yataktaydı. (Nasıl geliyor anlamadım! ) :) Arda'yı da okula hazırlayıp, servis için aşağı indirmem gerekiyordu. Kızın derin uykuda olduğunu görerek rahat rahat hareket ettik, Arda hazırlandı. Kız hala mışıl mışıl uyuyordu, alıp yatağına koysam kesin uyanır diye geçiriyordum içimden. Arda'nın vereceği cevaptan tam emin olmamakla birlikte şu soruyu sordum.
-Oğlum, aşağı tek başına inebilir misin bu gün?
Şaşırıtıcı bir cevap aldım.
-İneriimm :)
-E haydin o zaman , ama asansörle inmesen daha güzel olur, merdivenleri kullanırsın hem de sabah sporu olur sana.
-Tamam.
Aaa ne ilginç şaşırmaya devam ediyorum, çünkü Arda en son tek başına apartman merdivenlerini kullandığında salya sümük ağlamıştı, kapımızı bulamıyor diye. Halbuki 2 kat daha çıksa bulacaktı.
Bunlar olurken aklıma Bir Dolap Kitap sitesinde tanıtılan kitap geldi. Minik fare Metin'i annesi pamuklara sarıyordu hani. Kendimden beklenmedik bir hareket yaptım, kendin inebilirsin , sen yaparsın dedim ve Arda zevkle indi aşağı. Tabi ben 7 kat aşağı doğru bağırmak suretiyle,
-Tamam canım, görüyorum ben seni merak etme, in sen hadi canım. gibi bir sürü cümle kuruyorum, sabahın bir vakti komşular ne düşündü hakkımızda orasını da bilemiyorum.
Arda :
-Anne indiiiim diye bağırınca, oh dedim.
2-3 dk geçmedi apartmana çıktım baktım bizimki geri geliyor, hem de ağlayarak...
-N'oldu oğlum, neden geri geldin onca merdiveni çıktın.
-Anneeeee, ben tek başıma aşağıda bekleyemediiiimmm :(
Amanın, n'aptım ben? Daha ilkokula gitmiyor bu çocuk tek başına aşağı yolladım, travmaya sebep oldum galiba diye içim içimi yedi.
Tabi belli etmemeye çalışarak,
- İnersin oğlum , merak etme ben arkadaşın Tuna'yı aradım , onlar da hemen aşağı iniyorlar senin yanına geliyorlar. dedim
-Tamam , ama asansörle inicemmm. demez mi?
İşte bu zor oldu benim için, hem de çok zor. Yanlış yaptım, tek başına asansöre bindirdim onu.
-Geriye yaslanıyorsun, durana kadar kapıya dokunmak yok.
-Tamam
Asansör giriş katına ulaşana kadar kaç dua ettim acaba.
indi, oh dedim.
-Anneeeee, ben burada tek durmak istemiyoruuuuumm.
Of oğlum yaaa
Hemen başka bir çözüm buldum bu arada yatakta uyuyan Duru'nun yanına sanırım 15 saniyede bir gidip baktım. Uyandı mı? kıpırdadı mı? vs.
-Nihat bey(apartman görevlisi)
-Efendim
-Arda'yı tek yolladım ona bakabilir misiniz?
-Tamam hemen çıkıyorum.
Sağolsun Nihat Bey imdada yetişti. Arda aşağıda beklemeye başladı, Tuna'lar da geldi.
Peki bendeki merak bitti mi? Hayır.
Duru uyansın diye yatağı bile salladım. Uyansın da aşağı ineyim diye. Aslında inmemem gerekirdi ama Metin'in annesine bir gol atayım diye Duru uyanır uyanmaz aşağı indim. Bu sabah servis tam 30 dk. geç geldi. Aramalarını beklemeden Arda'yı indirtmeseydim çok iyi olacaktı.
Ooff sabah sabah adrenalinle doldum sanırım.
Heey! Metin'in annesiii bırak şu çocuğu kendi başına yahu!!
Off! Arda'nın annesiii, ne iş???

22 Şubat 2011 Salı

Oh dünya varmış

Bu gün temizlik günü! Ev pırıl pırıl, içim kıpır kıpır. Ne garip saniyede ruh halim değişiklik gösteriyor. Dün zombi gibiydim bu gün sevimli hayalet Casper. Herkesi öpesim var. Muck muck.

Duru hanımısının keyfi yerinde, sıralamayı geliştirdi, daha dengeli hareket ediyor. Ara sıra poposunun üstüne düşüyor, sonra dengesini kaybedip kafasını pıt diye yere vuruyor. Bir güzel de ağlıyor. Ağlaması çok tatlı. Yiyesim geliyor o zaman onu. Bu gün önemli bir iş üstünde, kendisini öyle vermiş ki, ayağım yerdeki torbaya değdi onun hışırtısıyla bir korktu kuzu. Bir sıçradı yerinde. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Kıyamam canım benim.
 Kelimeler: A-da (Arda olduğunu düşünüyoruz)
                 Del (Gel)
                 Baba
                 Anne
                 Mama
                 Meme

Arda kuzu okulun açılmasıyla kendine geldi, özlemiş. Tabi ben de kendime geldim. Bu satırları okusa acaba kızar mıydı? Onu istemediğimi mi düşünürdü? Asla öyle bir şey yok tabiki. Tatil boyunca ona yetemediğim için üzülüyordum, hem de çok yoruldum, bunaldım. İlgilenemedim diye üzüldüm işte. Ama geçti. Her şey yolunda.
Okulda el yazısı yazmayı ve okumayı öğreniyorlar.(Arda okuma ve yazmayı geçen sene halletmişti, şimdi master yapıyor) Haftada iki gün ilkokul kısmında çalışıyorlar. İlkokulu da bu okulda okumak istiyorum diyor. Biz kararsızız, bakalım bazı düşüncelerimiz var. Olursa ne ala, olmazsa da yapacak bir şey yok.
Bu sene sosyal sorumluluk projeleri çok. Geçen dönem mavi kapak topladılar. Engelliler için tekerlekli sandalye alındı. Şimdi de Mardin'de bir okulun 6 yaş sınıfı çocukları için çeşitli giyim, kitap, oyuncak vs. topluyorlar. Bir sürü eşya seçtik beraber, kitaplar, oyuncaklar seçti ve okula götürdü. Bu yaşta böyle güzel paylaşımlarda bulunmaları çok güzel. Umarım hayatı boyu yardımsever bir insan olur.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Hafta sonu enkazı

Hafta başlarında , cuma günlerinin hemen gelmesini isterim. Pazar günü olunca da keçileri kaçırırım. Her hafta aynı olur. Zaten çok zor bir şekilde düzenlediğim evimizi pazar günleri tanıyamıyorum. Ya da aslında bizim gerçekliğimiz bu dağınıklık ve pislik de ben mi kabullenemiyorum?
 C.tesi ha gayret bir el attım eve, elimden geldiğince düzelttim. Odaları toparladım. Nefesim açıldı biraz, karamsarlığım geçti. Bana böyle olur, ev derli topluyken daha rahat nefes alıyorum ve canımın istediği her şeyi yapacak güç buluyorum kendimde. Böyle dağınık olunca da elim kolum kalkmıyor, yerlerde gezen bebek bezleri ayaklanıyor, kolları çıkıyor boğazıma dolanıyorlar, giyilip çıkartılmış, koltuk tepelerine fırlatılmış  minik oğlan kıyafetleri insan suretinde evin içinde dolaşıp tekrar koltuklarına oturuyorlar. Sabahtan kalma kahvaltı masasındaki reçeller akıyor tepemden aşağı. Boğulmak böyle bir şey mi?  Şu an bunları yazmak yerine evin içinde bir o yana bir bu yana iş yapmam gerekmiyor mu? Kızın uyuduğu şu kısıtlı zamanı değerlendirip evi ev haline getirmem gerekmiyor mu? Canım istemiyor! Yok kalsın öyle, yığılsın, üstlerini toz bulutları kaplasın, hatta benim üstümü bile kaplasın ki kimse burada olduğumu görmesin, bir şey istemesin benden. Heeyy içilip içilip sağa sola bırakılmış bardaklar şıngırdamayın, durun hele yerinizde! 10 dk ara....

18 Şubat 2011 Cuma

Blog temaları hakkında yardım

Komşulaarr.. Yardım edin, blog temalarını nerelerden bulurum? Blogger temaları az ve bana göre bir şey bulamıyorum. Şöyle bir geziniyorum bloglar arasında, çok güzel temalara rastlıyorum. Bana da bir yardım eli uzatsanız da nerelerden bulurum, hadi buldum nasıl nasıl bloguma uygularım bir anlatıverseniz. Yok mu şu garibi sevindirecek bir kimse şu mübarek günde ?

Mini Mini MİM

Bu Mim'de neyin nesi bir anlayamamıştım meğer beni de mimlemişler bile. Yaruze teşekkürlerr :)E hadi bakalım cevaplar gelsin o zaman :)

Gün içinde eğer gerçekleşirse şok geçireceğin şey?
-Ailemden birinin kapımı çalıp ''Ben geldiiim'' demesi.

Gördüğün zaman, eğer almazsam uyuyamam dediğin şey.
-Pek öyle almazsam uyuyamam dediğim bir şey hatırlamıyorum.

Uğruna diyetini bir kalemde bozduğun şey.
-Pek diyet yapmam ama Çikolata tabikii :)

Uğurun var mı, uğurun?
-Yok

Kendine en yakıştırdığın renk?
-Gri, kırmızı, pembe, mor

En sevdiğin takın?
-Tabiki alyansım, onsuz yapamam.

Takıntın?
-Takıntı benim göbek adım, her şeye takabilirim.

Bavulum çoktan hazır, gitmek istediğim şehir, ülke?
-Hııım, Japonya lütfen :)

Ben bu şarkıyı duyunca şakırım?
-Tarkan'ı duydum mu şakırım ben.

Solunda ne var?
Arkadaşım geldiğinde ona göstermek için getirip orada bıraktığım yüz nemlendiricim ve yüz yıkama jelim.

Aa şimdi ben de birilerini mi mimlemeliyim. Bu yazımı okuyan, evet evet sen, seni mimledim. Hadi iş başına :)

9 Şubat 2011 Çarşamba

''Anne''ye hafta sonu izni

Geçtiğimiz cumartesi günü kahvaltı masasında gazete sayfalarına göz gezdirirken, fragmanını izleyip çok etkilendiğim filmin vizyona girmiş olduğunu görünce heyecanlandım birden.
-Aaa benim filmim başlamış dedim buruk bir şekilde. Çağdaş da gitsene demesin mi. Bi şaşırdım önce
-Gerçekten mi?
-Evet
-Tamam (yuppii, yihhhuuu, olleeyy)
Nasıl sevindim, heyecanladım anlatamam.
-Tamam o zaman benimle gelebilecek birilerini bulayım.
-Hemen bir arkadaşımı aradım, hastaymış gelemem dedi
-Sonra çok sevdiğim başka bir arkadaşımı aradım ve kabul etti. İnternetten hemen aldım biletleri, aman diyim biter falan ortada kalırız dedim kendi kendime. :)
Arkadaşım akşama doğru kapıdan aldı beni, düştük İstinye Park yollarına. Evden özgür bir şekilde çıkmak bile o kadar güzel bir his ki. Ohh dedim temiz havayı içime çekerken. Hiç düşünmedim, arkamda bıraktığım bebelerimi ve kocamı neler yaparlar bensiz diye.
Asıl filmi anlatmam lazım ''Aşk Tesadüfleri Sever''
Ya gerçekten aşk bu kadar tesadüfler üstüne kurulabilir mi? İnanılmaaz bir filmdi. Ağladım bir çok sahnesinde. Hele ki Ankara'lı biri olarak çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği yerleri görmek beni daha  bir etkiledi. Kuğulu Park'ım; önceleri annem ve ablamların ellerini tutarak gezdiğim, sonrasında aşkımla gezdiğim güzel park.
Kıtır'ım; Can dostlarımla keyifli sohbetler eşliğinde içtiğimiz biralarımız.
CafeMiz; Ah ah, aşkımla az gitmedik oraya,
Şinasi Sahne'm; Kaç tiyatro oyunu seyrettim orada,
Gençlik parkım; babacığımın her sene bir kere tutup elimden götürdüğü yer.... Eski Ankara sokakları, bisiklet, ilk aşk, karne... Film beni aldııı, götürdü eski günlere... İyi ki gitmişim, iyi ki Çağdaş bana gitsene demiş. Çook güzeldi. Filmin müzikleri de ayrı güzeldi hani. Mehmet Günsür'ün seslendirdiği Bülent Ortaçgil şarkısı harikaydı. Ahh eski günlerr.

...............................................................................................................................................................

Pazar günü de biletini İnternetten daha önce aldığım bir sergiye gittim arkadaşım Çevreci Anne'yle. Bu bildiğiniz resim sergisi falan değildi. İnsan vücudu sergisiydi. ''Body Wolds''
İnanılmaz bir şeydi , bedenini bu çalışma için bağışlamış bir çok kişi, Kas, iskelet, damar yapıları, iç organları o kadar estetik bir şekilde sergilemişlerdi ki, giderken aklımdan geçen önyargılı düşüncelerim, bir kaç şey gördükten sonra geçiverdi. Sergide duvarlara büyük puntolarla yazılmış yazılar dikkatimizi çekti, Onlardan bir örnek; Bir kadın hayatı boyunca 35 doğum yapma kapasitesine sahipmiş. 35 Otuzbeş evet aynen de böyle. Biz 2 tanesini nasıl yapsak nasıl etsek diyoruz, bakınız 35 tanelik kapasitemiz varmış. :)
Sergide ilerledikçe daha sağlıklı bir beslenme alışkanlığı edinmemiz gerektiği, bol bol spor yapmamız gerektiği, sevdiğimiz insanlarla kalabalık ortamlarda bulunmamız gerektiği düşüncesi kafama iyice yerleşti. Yaşamı uzatacak en önemli şeyler bunlarmış. Biz de yapalım ne duruyoruz. Ayrıca sigara içenlerin  bir daha bir daha düşünmesi lazım ben ne yapıyorum diye. O ciğerleri gören paketini aynen çöpe atmalı, canına bir kastı yoksa.
İşteee böyleyken böylee. Güzel bir hafta sonuydu. Çoooook iyi geldi.

3 Şubat 2011 Perşembe

15 tatil mi? 15 işkence mi?

Arda'nın okulu tatile girince ben de tatile girerim diye düşünüyordum. Hahaha ne komikmişim. Okul zamanı zorla yakasına yapıştığım oğlum şimdi sabahın köründe benim yakama yapışıveriyor. Benden ses çıkmıyorsa kardeşinin odasına gidip onu bir şekilde uyandırıyor ve
-Anneeee, bu kız uyanmış, seni istiyor. diyor.
Okul kapandığı günden beri her sabah bu şekilde uyanıyoruz.
İki kardeş yanyana gelince azıyorlar aynı zamanda. Biri 6 yaşında biri 10 aylık. nasıl oluyor bu diyebilirsiniz. Şöyle oluyor. Duru'yla bir rutin tutturmuş gidiyorduk; uyku saati, yemek saati vs. genelde aynı saatte oluyordu. Ne zaman ki Arda tatile girdi Duru'nun tüm alışkanlıkları ters yüz oldu. Abisini görünce coşuyor kız, uyumak üzereyken bir cin parçasına dönüyor. Arda'nın da hoşuna gidiyor tabi. Kıh kıh gülüyor.
-Ama napiim, benim canım sıkılıyor. O uyursa ben napıcam?
-Oğlum o bebek , uyuması lazım. Rahat bırak.
-Tamam. (Arada binbir türlü şaklabanlıkla uyku vakti 2 saat kayıyor hatta ne iki saati bugün Duru biraz önce oyun parkının içinde sızmak suretiyle uyudu)
Bir de bunca şeyin arasında Arda ateşlendi ve iştahı bıçakla kesilir gibi kesildi. Nedir bu çektiğim Allah'ım! Birini düzeltirken diğeri bozuluyor. Ben bozulmadan şu dönemi bir atlatırsak sanırım çok iyi olacak.
Lilypie Kids Birthday tickers
Lilypie Second Birthday tickers